TEKEL işçilerine yalan söylemeyin; onların gerçekleri bilmesi yeter! / Yayın Kurulu
Sendikaların Türk-İş, DİSK ve KESK önderliğinde 4/C kadrosuyla başka kamu kurumlarına nakledilmek istemeyen TEKEL işçilerinin 13 Aralık 2009’dan beri Ankara’da gerçekleştirdiği eyleme destek vermek amacıyla düzenlediği iş bırakma eylemi (kimileri buna “genel grev” diyor), 4 Şubat günü, düşük bir katılımla, coşkusuz biçimde ve yaşamı hemen hiçbir şekilde etkilemeden gerçekleşti.
Eylemin başındaki TÜRK-İŞ’in Genel Başkanı Mustafa Kumlu’ya göre ise eylem, “valiliklerden, bürokratlardan ve işverenlerden gelen baskı ve tehditlere rağmen yurt çapında başarı ile gerçekleştirilmiştir.” Eylem “başarıyla gerçekleşmişti” ama onu düzenleyen sendikalar 5 Şubat günü yaptıkları ortak açıklamada, “Tekel işçilerinin eylemine destek vermek amacıyla ... 1-Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’dan randevu istenmesine; 2-Konfederasyon hukukçularının bir araya gelerek konuyla ilgili bir çalışma başlatılmasına; 3- Uluslararası işçi konfederasyonları düzeyinde TEKEL işçileri ile dayanışmanın artırılması için çaba gösterilmesi konusunda girişimlerde bulunulmasına” karar verdiklerini bildiriyorlardı.
Peki, “başarılı bir genel grev”in ardından, TEKEL işçilerinin patronu durumunda olan devlet ve hükümet yöneticilerinden randevu talep etmek, işi avukatlara havale etmek ve uluslararası sendikal örgütlerden dayanışma talep etmek ne anlama geliyordu? Bu sözde “genel grev”in başarılı olduğuna ilişkin bütün söylenenlerin yalan olduğuna!
Sendika bürokrasilerinin milyonlarca insanın gözü önünde gerçekleşen bu eylemde sergilediği kepazeliği gözlerden uzak tutma ve onu bir zafer havasında sunma çabası söz konusu olduğunda, küçük burjuva sosyalistlerinin en ön safta yer almaması elbette düşünülemezdi. Nitekim bu kesim, “en yobaz dindarlar döneklerden çıkar” sözünü doğrularcasına, sendikalardan daha yüzsüz çıktı.
Örneğin EMEP, 5 Şubat 2010 tarihli “Hükümete Grev Tokadı!” başlıklı açıklamasının hemen başında, “TEKEL isçilerinin 52 gündür düzensiz, örgütsüz, belirsiz ve düşük ücretli çalışma statüsü olan 4 –C´ye karşı direnişini destek amaçlı alınan grev kararını isçi ve emekçiler basarıyla hayata geçirdi” diyor ve ekliyordu: “Özellikle petrol, cam ve deri işkollarında patronların baskısına rağmen katılımın yüksek oldu. Yatağan ve Tunceli gibi kentlerde katilimin % 100´e ulaştığı eylemde büro ve sağlık emekçileri de yerlerini aldılar. Is bırakarak destek verme şansları olmadığı için Emekli Sen üyeleri 1 günlük açlık grevine gittiler. Kamu Sen üyeleri genel merkezlerinden sloganlarla Türk-İş genel merkezine yürüdüler.” (Özgün metindeki yazım hatalarına dokunmadık).
Bir an için, EMEP’in İstanbul Saraçhane’deki mitinge katılıma ilişkin verdiği abartılı rakamın (“yaklaşık 20 bin”) gerçek olduğunu kabul etsek bile -ki bu rakam gerçeği ifade etmiyor- en büyük sendikal örgütlerin, eyleme destek verdiklerini ilan eden burjuva muhalefet partilerinin, onların kuyruğundaki onlarca kitle örgütünün ve küçük burjuva solunun varlığını düşündüğümüzde, bu katılım 4 Şubat eyleminin tam bir fiyasko olduğunu göstermektedir. “Yatağan ve Tunceli” gibi “katılımın yüzde 100’e ulaştığı” yerlerden doğrudan bilgi almadık ama İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Manisa, Adapazarı, Kocaeli gibi önemli kentlerdeki katılım oranının, yalnızca söz konusu sendikaların bütün işyeri temsilcilerinin katılması durumunda bile gerçekleşeni fazlasıyla aşabileceğini biliyoruz. Hiç kimse yalan söylemesin! 4 Şubat “genel grev”i tam bir başarısızlıkla sonuçlanmıştır!
İşin ilginç yanı, işçilere ve kendilerine yalan söylemeyi alışkanlık haline getirmiş olan sendika bürokratlarının ve onların kuyruğundaki küçük burjuva sosyalistlerinin gizlemeye çalıştığı bu gerçek, bizzat eylemi düzenleyen kimi sendikaların yöneticileri tarafından ifade edilmiştir. DİSK’in yönetim kurulunun, eyleme “temsilcilikler düzeyinde katıldığını” itiraf eden 5 Şubat tarihli açıklaması, 4 Şubat “genel grev”inin gerçekte ne denli “başarılı” olduğunun ilanıdır: “7)... İş bırakma ve iş yavaşlatma olarak gerçekleştirilen eylemlerin başarılı olup olmadığına ilişkin ölçüt kitlesel basın açıklamalarına katılımla değil, işyerlerinde iş bırakmalarla değerlendirilmelidir. Ve 81 ilde iş bırakma eylemleri yapılmış, gösteriler düzenlenmiştir. 8 ) İstanbul ve Ankara’da iş bırakma eylemlerinin beklenenin altında gerçekleştiği doğrudur, fakat bu durumun, dayanışma eyleminin genel başarısını etkilediği söylenemez.”
4 Şubat “genel grev”inin başarısızlıkla sonuçlanmış olmasının başlıca sorumlusu, TEKEL işçilerinin Ankara’da başlattığı direnişe yalnızca sözde destek veren, onları sürekli oyalayan ve diğer işkollarındaki işçilerin eylemli desteğini sabote eden sendikalardır. TÜRK-İŞ önderliğindeki sendikacıların, ancak TEKEL işçilerinin her türlü baskıya rağmen direneceği ve diğer işkollarından emekçilerin artan genel kitlesel desteğini de alacağı açığa çıktıktan sonra doğrudan devreye girmesi, devletin polisinin yerini sendikacı gardiyanların aldığının ifadesiydi.
Sendika bürokrasileri, patlamasını engelleyemedikleri Ankara eyleminin Türkiye’nin birçok kentinden işçilerin katılımıyla denetim dışına çıkacağını fark ettiklerinde, zaten yola çıkma hazırlıklarını tamamlamış olan binlerce TEKEL işçisinin de Ankara’ya gelmesini “örgütlemek” zorunda kaldılar. Bu yolla onlar, bir yandan hareketin denetim dışına çıkmasını önlemeye çalışırken, aynı zamanda, hükümetin gündeminde olan sendikalar yasası değişikliği üzerinde etkili olma –örneğin işçi aidatlarının ücretlerden kesilmesi tehlikesini ortadan kaldırma- hesabı içindeydiler (buna, çoğu CHP’li ve MHP’li olan sendikacıların hükümeti sıkıştırmaya yönelik siyasi hesaplarını da eklemek gerek).
Ardından, TÜRK-İŞ Başkanlar Kurulu’nun, 23 Aralıkta yaptığı toplantısında almak zorunda kaldığı, “başta Tekel işçileri olmak üzere, sınıfa yönelik saldırıları protesto etmek ve taleplerinin yerine getirilmesi için bir ay boyunca her Cuma günü işe 1 saat geç başlama ve her hafta bu sürenin 1 saat daha arttırılarak eylemin genişletilmesi” kararı geldi. Bu karar da aynı hesabın sonucuydu. TÜRK-İŞ bürokrasisinin hükümeti açıkça karşısına almayacağını / alamayacağını gösteren bu karar DİSK ve KESK bürokrasileri tarafından da desteklendi.
Küçük burjuva solu sendikaların hizmetinde
Pablocu İşçi Mücadelesi – DİP Girişimi, aynı gün, “Tekel İşçisi Nasıl Kazanır?” başlıklı bir dizi yayınlamaya başladı. İM, bu dizinin ilk bölümünde, “Ama şimdi başta TÜRK-İŞ olmak üzere sendikalar harekete geçmeli ... yanına DİSK'i KESK'i hatta KAMU-SEN ve HAK-İŞ'i alıp işçi ve memurun ortak grevini hazırlamaya girişmelidir” diyor ve TEKEL işçilerinin önüne şu görevi koyuyordu: Sendikalarınızı hiç durmadan uyarın. Konfederasyonu harekete geçirmesini isteyin! İM, şunları yazdı: “Konfederasyonumuz TÜRK-İŞ neden var? Bir iş kolunda işçiler yalnız kalmasın diye değil mi? İşçiler bir sınıf olarak beraber hareket etsin diye değil mi? O zaman gün durma günü değil!” Böylece, Türkiye işçi hareketinin tarihindeki en gerici ve en tehlikeli sendika bürokrasisini temsil eden ve devlet eliyle kurulmuş olan TÜRK-İŞ’in, gerçekte “işçiler yalnız kalmasın ... işçiler bir sınıf olarak beraber hareket etsin diye var” olduğunu da İM’den öğrenmiş olduk.
Oysa, TÜRK-İŞ Genel Başkanı Mustafa Kumlu’nun daha sonra, 17 Ocak’ta Ankara’da düzenlenen mitingde itiraf edeceği gibi, “Türk-İş Başkanlar Kurulu’nun sürekli eylem kararı (Cuma günleri 1 saat işe geç başlama kararı) başbakan Erdoğan ile 10 gün boyunca görüştükten sonra” ve onun “Suriye’ye giderken havaalanındaki açıklamalarından sonra mecburen” alınmıştı. TÜRK-İŞ’in “maksadı bağcıyı dövmek değil üzüm yemekti”.
Sendika bürokratlarının yemek istedikleri “üzüm”ün yeni sendika yasalarında yattığını zaten biliyorduk. İş akitleri feshedilecek 8 bin 364 TEKEL işçisine yedirilmek istenen korukun (olgunlaşmamış, yenilemeyecek denli acı / ekşi üzüm) ne olduğunu ise Özelleştirme İdaresi Başkanlığı açıkladı: “31 Ocak’tan itibaren TEKEL işçilerine ortalama 41 bin lira kıdem ve ihbar tazminatı ödenecek ve iş akitleri bu tarihten sonra sona erecektir... İşçilerin 4/C’ye geçmesiyle birlikte, ilköğretim mezunlarının maaşları 658 liradan 772 liraya, lise mezunlarının maaşları yüzde 15,8 oranında artırılarak 856 liraya, yükseköğrenim mezunlarının maaşları 117 lira artırılarak 938 liraya yükseltilmiştir.”
Çok değil, iki gün sonra, “başta TÜRK-İŞ olmak üzere sendikalar harekete geçti” ve Pablocuların “konfederasyonumuz TÜRK-İŞ’in neden var?” sorusunu yanıtladı. Türk-İş, DİSK ve KESK üyesi işçiler, eylemdeki TEKEL işçilerine destek olmak amacıyla, 25 Aralık Cuma günü bir saat geç işbaşı yapmışlardı. Hükümete muhalif basının ön plana çıkardığı bu eylemler, yalnızca “dostlar işte görsün” mantığıyla gerçekleştirilmiş ve az sayıda kamu işletmesiyle sınırlı tutulmuştu. Dolayısıyla, normal yaşam üzerinde hiç bir ciddi etkisi olmadı.
Sendikaların geleneksel kuyrukçusu küçük burjuva sosyalistleri ise, TEKEL işçilerine ve işçi sınıfına sendika bürokrasisinin bu kararının ardında yatan ikiyüzlü oyunu açıkça anlatmak yerine, onun hakkında “devrimci” hayaller yaymayı sürdürdüler. İM, “Tekel İşçisi Nasıl Kazanır?” dizisinin 28 Aralık tarihli ikinci bölümünde, önceki değerlendirmelerini ve taleplerini “bir saat yetmez, haydi genel greve!” gibi kimi eklemelerle zenginleştirdi. Dizinin bu bölümünün kapanış cümlesi de, “Böyle bir grev TEKEL'de kazanımın önünü açacaktır. Ama burada görev en çok TEKEL işçilerine düşüyor. İşçiler TekGıda-İş üzerinden TÜRK-İŞ'e baskı yapmalı. Sendikanın konfederasyonu harekete geçirmesini istemeli. TÜRK-İŞ neden var? İş kollarında işçiler yalnız kalmasın, işçiler sınıf olarak beraber hareket etsin diye değil mi? TÜRK-İŞ içerisinde birçok sendika TekGıda-İş'in ve TEKEL işçisinin yanında duracaktır. TÜRK-İŞ'in tepesi susarsa tabanı konuşacaktır” biçiminde değiştirildi (vurgular özgün metinden).
Sendika bürokrasisinin ikiyüzlü planları çerçevesinde oyaladığı, küçük burjuva sosyalistlerinin ise “devrimci” övgüler eşliğinde sendika bürokrasisine yedeklemeye çalıştığı TEKEL işçileri 6 Ocak günü 27 merkezde, 40 civarında işletmede referandum yaparak eylemin geleceğini oyladılar. TEKEL işçileri, içinde bulundukları bütün olumsuz koşullara rağmen, bu referandumda, büyük bir çoğunlukla “mücadeleye devam” iradesini sergilediler. İşçilerin kararlılığı ve eylemin diğer emekçiler gözündeki meşruiyeti öylesine yüksekti ki, Tek Gıda-İş bürokrasisi, yetkisi olduğu halde, kararı kendisi alamamış ve referandum yöntemine boyun eğmişti.
İM, “Tekel İşçileri Nasıl Kazanır?” başlıklı dizisinin 14 Ocak tarihli, “kahraman TEKEL işçileri” başlıklı üçüncü bölümü, “sendikalar göreve! Dönüşümlü genel greve!” sloganını ön plana çıkartıyor ve şikayetlerini sıralıyordu: “Tek Gıda-İş'in bağlı olduğu Türk-İş Konfederasyonu DİSK'in ve KESK'in dayanışma vaatlerine rağmen, bir türlü kördüğümü çözecek adım atamadı. Başkanlar Kurulu'nu iki kez topladı, her hafta Cuma işe geç başlama ve eylemler gibi kararlar aldı. Bir türlü "genel grev" diyemedi. Türk-İş Başkanı Mustafa Kumlu, hükümet sayesinde başkanlık koltuğuna yükseldiği için AKP ile arasını açmak istemiyor.”
Pablocular, elbette, bu ülkede yaşayan hiç kimse için yeni olmayan ve hiç kimseyi şaşırtmayan bu durumun nedenlerini açıklama zahmetine katlanmadılar. Onlar, sendika bürokrasileri karşısındaki kuyrukçu konumlarını açığa çıkartacak böylesi bir tavır yerine şunu önerdiler: “Sendikal hareketin geri kalan kısmı ve işçiler, Kumlu'ya açıkça haykırmalı: Ya AKP'den yanasın, ya TEKEL işçisinden!"
Yaşamı, Stalinistler, ulusalcı Kürt burjuvazisi ve sendika bürokrasileri arasında “devrimci unsurlar” aramakla geçen Pablocular, işçi hareketi içinde sendikalar dışında bir dünya tanımadıkları için, şu talebi yükselttiler: “Türk-İş'te genel greve taraftar olan sendikalar ... yanlarında DİSK, KESK ve başka kim gelirse hepsiyle, Türk-İş yönetimini genel greve zorlayacak bir hat tutturmalı. İki toplantıdan genel grev çıkmadı, genel grevi mücadele doğurmalı. Madem Türk-İş yürümüyor, Türk-İş'in sendika gibi sendikaları yürümeli. Her gün bir sendikanın işçileri veya memurları grev yapmalı. Bir gün sivil havacılık, bir gün petrol, bir gün metal, bir gün öğretmenler, bir gün sağlıkçılar.” (Vurgular özgün metinden.)
Bu “parlak” ve “gerçekçi” önerileri sürdüren Pablocular, “Tekel İçin Aydınlar Platformu”nun 16 Ocak günü düzenlediği basın toplantısında, Sungur Savran’ın, 1990-91'de Zonguldak işçilerinin mücadelesine yaptığı göndermeyle, hiç farkında olmadan pot kırıyorlardı. Savran’a göre, “Zonguldak işçilerinin sokulmadığı Ankara'yı Tekel işçileri fethetmişti ve bir aydır da kahramanca bir mücadele örneği sergiliyorlar”dı.“Şimdi görev, başta Türk İş olmak üzere sendikalara düşüyor”du; “bugüne kadar yapılanlar yeterli değil”di; “bir genel grevin örgütlenmesi gerekiyor”du.
O toplantıda, hiç kimse, Savran’a, yayın kurulunda yeraldığı PGBS’nin Zonguldak Direnişi hakkında neler yazdığını sormadı. Eğer bu soru sorulsaydı, Savran, kuşkusuz, aynı bugün yaptıkları gibi sendika bürokrasisinin kuyruğunda yürüdüklerini ama hareketin büyüklüğünden dolayı “biraz gaza gelip” Şemsi Denizer’den Devrimci İşçi Partisi’ni kurma talebinde bulunduklarını; söz konusu direnişin de onlarca başka örneği gibi, TÜRK-İŞ bürokrasisi tarafından yenilgiye uğratıldığını anlatırdı.
Basın toplantısında bütün bunlar olmadı ama aralarında Pablocuların da yer aldığı 367 aydının imzasını taşıyan bir bildiri açıklandı. “17 Ocak'ta Tekel işçisinin yanındayız! Sendikalar Göreve!” başlıklı bu bildiride, Tekel işçilerine Türkiye’de ve dünyada otuz yıldır yaşanmakta olan özelleştirmeler ve sendika bürokrasilerinin bu süreçte neden burjuvazinin yanında yer aldığına dair gerçekleri anlatmak yerine onlara övgüler yağdırıldı. Bu küçük burjuva demokratı ve de sosyalisti aydınlar, “ayrıca, bundan sonraki adımda mutlaka sendika konfederasyonlarının mücadelenin içine boylu boyunca girmesi gerektiği kanısında” olduklarını ifade ediyor ve “başta Tekel işçilerinin sendikası Tek Gıda-İş'in mensup olduğu Türk-İş olmak üzere, bütün sendikal konfederasyonların ve çalışanların bütün örgütlerinin bir genel grev hedefini derhal önüne koyması için bu örgütlerle görüşmeler yapacaklarını” belirtiyorlardı.
TÜRK-İŞ, 17 Ocak günü, DİSK, KESK, TTB, TMMOB, BASK, HAKSEN, bazı siyasi partiler ve meslek örgütleri ile “sosyalist” grupların katılımıyla Ankara Sıhhiye Meydanı’nda bir miting düzenledi. Başta TEKEL direnişçileri olmak üzere işçiler, “Ekmek, Barış, Özgürlük İçin Demokrasi ve Haklar” adı altında düzenlenen ve 50 binin üzerinde insanın katıldığı bu mitingde, TÜRK-İŞ bürokrasisine olan derin güvensizliklerini yalnızca “Kumlu istifa” sloganıyla ifade etmekle kalmadılar, önce kürsüyü ardından da TÜRK-İŞ genel merkezini işgal ederek de gösterdiler.
İşçilerin TÜRK-İŞ yönetimine tepkisinden yararlanma fırsatını kaçırmak istemeyenlerin başında, elbette, sözde solcu -hatta “sosyalist”- maskeli sendika bürokratları geliyordu. Bu bürokratların en sadık destekleyicilerini de her renkten küçük burjuva sosyalistleri oluşturdu. Harp-İş gibi kimi sendikaların yönetimindeki “solcu”lar kendi sendikal ve siyasi hesapları için TÜRK-İŞ yönetimindeki kişileri sıkıştırırken, onların radikal ve de “sosyalist” hizmetçileri de tek tek bürokratların korkaklığından, tutarsızlığından, hatta hainliğinden söz ederek aynı amaca hizmet ettiler.
Bu oyunu boşa çıkartalım
Daha önceki onlarca örnekte izlediğimiz senaryo, TEKEL işçilerinin direnişinde de aynen tekrarlanmaktadır. “Solcu” sendika bürokratlarının ve küçük burjuva sosyalistlerinin tek amacı şudur: Sendika bürokrasilerinin “ipliği zaten pazara çıkmış olan” önderliklerini kurban ederek, otuz yıldır sermayenin ve devletin emrinde işçi sınıfına karşı bütün saldırılarda aktif rol oynayan bu gerici kurumları kurtarmak. Şimdi, aynı oyun bir kez daha oynanıyor ve bu durumda Marksistlere düşen görev, işçilere gerçekleri, yalnızca gerçekleri anlatmaktır.
4 Şubat eylemi (sözde “genel grev”), TEKEL işçilerinin ve bir bütün olarak işçi sınıfının önündeki en büyük engelin hükümet ya da burjuvazi ile birlikte sendikalar ve onların kuyruğundaki küçük burjuva sosyalistleri olduğunu bir kez daha göstermiştir. Başta TEKEL direnişçileri olmak üzere işçilere açıkça ilan edilmelidir: Bütün bu eylemler, sendika bürokrasileri tarafından, yalnızca kendi konumlarını korumak amacıyla, hiçbir ciddi hazırlık yapmadan ve “dostlar alışverişte görsün” mantığıyla örgütlenmiştir. Bu bilinçli bir tercihtir ve TEKEL işçileri ile onları destekleyen milyonlarca emekçinin moralini bozmayı ve onları sermayenin yeni saldırıları karşısında iyice silahsızlandırmayı amaçlamaktadır.
SOSYALİZM, TEKEL işçileri ve bir bütün olarak işçi sınıfı üzerinde oynanan oyunu şöyle açıklamıştı: “Son yirmi yıla damgasını vuran özelleştirme dalgasında madenlerin, SEKA’nın, Tekel’in ve birçok başka işyerinin sermayeye peşkeş çekilmesinde ve onbinlerce işçinin işsizliğe ve azgın kapitalist sömürüye mahkum edilmesinde belirleyici rol oynayan bu burjuvalar, bir kez daha, harekete geçen işçilerin sırtından ellerini güçlendirmeye çalışıyorlar. Ankara’daki Tekel işçilerinin sırtından prim yapmaya çalışan bu asalakların, onları ilk fırsatta satacağından hiç kimsenin kuşkusu olmamalı. Dahası, Ankara’daki onbini aşkın işçinin, sınıf kardeşlerinin eylemli desteğinin olmaması durumunda, belki küçük bir ödünle ama ciddi ve kalıcı bir kazanım elde edemeden geri döneceğini söylemek için de, olağanüstü yeteneklere sahip olmak gerekmiyor. Kaldı ki, Ankara’daki eylemci Tekel işçilerinin özlük haklarını koruma yönünde elde edeceği bir kazanım bile, aynı çeşitli sektörlerde yaşanan önceki örneklerde olduğu gibi, yalnızca onlarla sınırlı olacak; hem benzer konumda hak kaybeden onbinlerce işçi için pek bir anlam ifade etmeyecek hem de kalıcı olmayıp zaman içinde eritilecektir.” http://www.toplumsalesitlik.org/tr/turkiye-2/tekel-iscileri-yalniz-birakilmamali
TEKEL işçileri, işçi sınıfının otuz yıldır maruz kaldığı kapsamlı saldırıya karşı direnememiş olmasının bedelini ödediklerini; bu yenilginin başlıca sorumlusunun da sendikal önderlikler ve onların kuyruğundaki küçük burjuva sosyalistleri olduğunu bilemek zorundadırlar. Ama “sendikal önderlikler” derken kastettiğimiz şey, tek tek sendika bürokratları ya da bürokrat grupları değildir. Küreselleşme adını verdiğimiz bu süreçte, bir bütün olarak ulusal piyasanın / burjuva ulus devletin uzantısı olan sendikal örgütler açıkça iflas etmişlerdir. Çünkü küreselleşme, onların varlık nedeni olan ulusal mal, sermaye ve emek piyasasıyla birlikte, bütün reformcu programların maddi zeminini de ortadan kaldırmıştır. İşçi sınıfının sermayeye karşı mücadelesini sendikal örgütler içine hapsetmeye çalışan Pablocular ve bütün diğer küçük burjuva sosyalistleri, tam da bu yüzden, ister istemez, zamanını doldurmuş ulusalcı reformist yanılsamalara sarılmak ve onları yeniden canlandırmak zorundadırlar.
Bütün bu ulusalcı reformist hayallerin gerçek panzehiri ve işçi sınıfının sermayenin saldırılarına başarıyla karşı koyabilmesinin tek yolu, mücadeleyi enternasyonalist sosyalist bir program çerçevesinde sürdürmeleridir. İşçi sınıfının kapitalizm karşıtı enternasyonalist sosyalist bir programa kazanılmasının yolu da, onlara gerçekleri, yalnızca gerçekleri anlatmaktan geçer.