TÜM BEL SEN Genel Kurulu Üzerine

Tüm Belediye ve Yerel Yönetim Hizmetleri Emekçileri Sendikası (Tüm Bel Sen) Genel Kurulu 28-29-30 Mart tarihlerinde Ankara’ da yapıldı. Genel kurul öncesi yaşananlara bakıldığında “garp cephesinde değişen bir şey yok” demek hiçte yanlış olmaz. Sürece her genel kurul öncesinde yaşanan ittifak görüşmeleri damgasını vurdu. Sendika içinde bulunan “siyasi gruplar” örgütün içinde bulunduğu durumu, ülkede ve işyerinde yaşanan sorunlara ilişkin hiçbir politik hat sunmadan tüm enerjilerini genel merkez yönetim kurulunda alacakları sandalye ve KESK delegeliği sayısı üzerinde kullandılar. Yapılan seçimler sonucunda, şimdiki Genel Başkanın da içinde olduğu “Sosyal Demokrat Sendikal Birlik”(SDSB), “Yurtsever Kamu Emekçileri”(YKE) ile “Emek Hareketi”(EH) arasında yapılan ittifak sonucunda 4 koltuk SDSB, 2 koltuk YKE ve 1 koltukta EH’ye verildi ve ortak liste ile seçime girildi. Bu ittifakın dışında bulunan Devrimci Sendikal Dayanışma (DSD) grubu kendisine teklif edilen 1 koltuğu beğenmediği için ortak listenin dışında kaldı ve son dakikada kendi grubunun aldığı kararı beğenmeyen bazı SDSB’ci delegelerle ortak davranarak ayrı bir liste çıkardı. Yapılan seçimleri SDSB + YKE+ EH listesi kazandı. Böylece, bir önceki seçimde yönetimde olmayan YKE yönetime girerken, o zaman yönetimde olan DSD grubu bu sefer yönetim dışında kaldı.
Genel Kurul sürecini örgütlemesi gereken Tüm Bel Sen Genel Merkez Yönetim Kurulu ise bunun yerine ittifak görüşmelerini örgütlemeyi tercih etti. Çünkü zaten ülkede ve iş yerlerinde yaşanan sorunlara ilişkin bir politikası olmayan ve bunu yıllardır oluşturamayan bir yönetimin başka seçeneği de yoktu. Bunu daha iyi anlamak için Tüm Bel Sen’ in otuz sekiz bin üyeden yirmi bin üyeye düşüşüne bakmak yeter. Son olarak da Çankaya Belediyesi’nde çalışan 900 Tüm Bel Sen üyesinin, Belediye Başkanının da desteği sonucunda sendikadan istifa ederek yeni kurulan “ulusalcı” Yerel İş Sendikası’na geçmesi hakkında kimse bir şey söylemiyor. Oysa ortaya çıkan seçim sonuçları bu istifaların devam edeceğini göstermektedir. Zaten bu personel politikaları sürdürüldüğü sürece, yakın bir gelecekte belediyelerde kamu emekçisi kalmayacağı çok açık bir biçimde görülüyor. Çünkü yıllardır süren özelleştirmelere ve taşeronlaştırmalara ek olarak yeni kamu emekçisi alınmaması ve sözleşmeli personel alımı sonucunda kamu emekçilerinin sayısı sürekli olarak azalmaktadır. Mecliste bekleyen Personel Reformu Yasa tasarısı çıktığında ise Tüm Bel Sen diye bir sendikanın kalmayacağını söylemek hiçte kehanet olmaz.
4688 sayılı Kamu Emekçileri Sendikaları Kanunu’nun çıkışı ile birlikte toplu sözleşme ve ortak örgütlenme perspektifini terk eden Tüm Bel Sen kendini yeni yasaya göre şekillendirirken aynı zamanda profesyonelliğin de nimetlerinden faydalanmaya başladı. Bunun sonucunda 4688 sayılı yasaya karşı mücadele terk edildi.
Yıllardır “toplu sözleşme mücadelesi” verdiğini söyleyenler; bazı belediye başkanları ile imzaladıkları “iyi niyet protokolleri” ile geçmişte verilen mücadeleye ihanet ettiklerinin farkında olmalarına rağmen bu süreci işletmeye devam ediyorlar. Onlar sınıf mücadelesinin “bittiği” anlayışı üzerinden kendi popülist politikalarını uygulamakta bir sakınca görmemektedirler. Bu “iyi niyet protokolleri” hiç uygulanmasa da sendika bürokratlarının reklamı olarak kullanılmaya devam etmekte.
KESK dışındaki diğer kamu emekçileri sendikalarını “devlet güdümlü sendika” olarak niteleyen Tüm Bel Sen Merkez Yönetim Kurulu, devletin üye başına 5,00 YTL’lik mali yardımına hiç ses çıkarmayarak diğerleriyle aynı konuma düştüklerinin farkında olmamasına olanak yok. Ama nedense bu konuda “profesyonelliğin gereği olsa gerek” yönetimden hiç ses çıkmıyor.
Tüm Bel Sen’in enternasyonal anlayışına gelince, bu konuda Türk Solu neyse Tüm Bel Sen’ de aynı noktada. Özellikle sendikalar için “enternasyonalizm” Avrupa Birliği’nden gelen fonlara indirgenmiş olarak görünüyor. Son yıllarda AB fonlarından yararlanmak için “proje” üretmek, sendikaların en önemli görevi olan işçileri örgütlemekten daha önemli bir hale gelmiş durumda.
Sendikaların tarihsel süreçteki kaçınılmaz sonu KESK ve ona bağlı sendikalar için de değişmeyecek. Küreselleşen kapitalizm karşısında hala her türden “ulusal” ve bildik sendikal çözümlere sarılmaktan başka bir yol bulamayanların niyetleri ne olursa olsun işçi sınıfına kazandıracakları bir zafer yoktur. Sermayenin küreselleştiği ve kendisinin önündeki mali ve ticari sınırları ortadan kaldırdığı bir dünyada kamu emekçilerinin ulusal sınırlar içinde bir başarı beklemesi yalnızca ham bir hayaldir. Gelinen aşamada, uzun bir süredir dünyada ve buna bağlı olarak da Türkiye’de sendikalar artık çürümüşler, 100 yılı aşkın bir süredir sürdürdükleri klasik örgütlenme metotları, işçi sınıfı ile sermaye arasındaki çatışmada sermayeden yana uzlaşmacı ve işbirlikçi tavırlarıyla artık sınıf hareketinin önünde birer engel durumuna gelmişlerdir. İşçi sınıfı 1900’lü yılların başında yaptığı gibi tarihin bu aşamasında da sermayeye karşı kendi özgün örgütlenme biçimlerini yaratarak yaşadığı örgütlenme krizini aşacak, sermeyenin karşısına uluslararası temelde örgütlenmiş gerçek bir güç olarak dikilecektir.