Tüpraş ile ABB’deki direnişler neyin habercisi?

Geçtiğimiz hafta, Türkiye, burjuva medyasında büyük ölçüde görmezden gelinen kısa süreli ama son derece önemli iki işçi direnişine sahne oldu.

İlk olarak, Türkiye’nin en büyük sanayi kuruluşu ve ekonominin can damarlarından biri olan Tüpraş’ın Kocaeli rafinerisindeki işçiler, şirket yönetiminin işten çıkarma saldırısına karşı harekete geçtiler.

Tüpraş yönetiminin, 7 Haziran’da, 3 Şubat’ta çıkmış olan bir yangında sorumlu olduğu gerekçesiyle bir işçiyi işten çıkarması ve bir başka işçiye de 14 gün işten uzaklaştırma cezası vermesi üzerine, rafinerideki işçiler yemekhanede toplanarak iş bıraktılar.

Söz konusu adımların geri çekilmesini talep eden Kocaeli Tüpraş işçilerinin direnişi sabah saatlerine kadar devam ederken, eyleme Tüpraş’ın İzmir Aliağa, Kırıkkale ve Batman rafinerilerindeki işçiler de sabah vardiyasında iş yavaşlatarak katıldılar.

Yaklaşık 1.600 işçinin katıldığı ifade edilen eylem, 8 Haziran öğle saatlerinde Tüpraş’ta örgütlü Petrol-İş sendikasının şirket yönetimi ile yaptığı görüşmenin ardından, sendika tarafından sona erdirildi. Sendika, “işverenin aldığı kararı gözden geçireceğini” ve disiplin kurulu soruşturmasının henüz sonuçlanmadığını söyleyerek, işçilere iş başı yaptırdı.

İşçi hareketindeki canlanmaya işaret edecek şekilde, geçtiğimiz hafta, bir diğer direniş haberi, ABB Elektrik fabrikalarından geldi. ABB’nin İstanbul Dudullu fabrikasındaki sendika baştemsilcisinin 9 Haziran günü işten çıkarılması üzerine, önce burada, ardından da şirketin Tuzla, Kartal, Dilovası ve İzmir’de bulunan diğer fabrikalarında çalışan işçiler, iş bırakarak direnişe geçtiler.

Yaklaşık 1.250-1.500 kadar işçinin toplam altı fabrikada sabah vardiyasında başlattığı eylem, 16:00 vardiyasındaki işçilerin katılımıyla devam etti. Ancak gece vardiyasındaki işçiler, ABB’de örgütlü Birleşik Metal-İş sendikasının şirket yönetimi ile yaptığı görüşmede işten çıkarılan işçinin Pazartesi günü işe geri alınacağını açıklamasıyla işbaşı yaptılar.

Sendika yönetimi, kendi temsilcisine yönelik bu açık saldırıyı da diğer işten çıkarmalar gibi sineye çekmesinin, hem şirkete karşı kendi pazarlık kozunu zayıflatacağını hem de işçiler karşısında -sahte solun bütün çabalarına karşın- zaten büyük ölçüde zayıflamış olan güvenilirliğini iyice ortadan kaldıracağının farkındaydı. Birleşik Metal-İş bürokratları, aynı zamanda, 29 Ocak grevi sonrasında MESS’ten ayrılan şirketlerin kurduğu Elektromekanik Metal İşverenleri Sendikası (EMİS) ile toplu sözleşme görüşmelerine hazırlanıyor ve bu süreçte “sorun” yaşamak istemiyorlar.

29 Ocak 2015’teki metal grevinin hükümetçe yasaklanmasını sessizce onaylamakla kalmayıp, işçilere bizzat işbaşı yaptıran Birleşik Metal-İş’in “sarı sendika” denilen Türk Metal sendikasından özünde farklı olmadığı, geçtiğimiz yılki büyük yasadışı metal grevlerinde de görülmüştü.

Yirmi bini aşkın işçi Türk Metal sendikasının örgütlü olduğu fabrikalarda birbiri ardına greve giderken, Birleşik Metal-İş bürokratları, dayanışma grevleri örgütlemek şöyle dursun, kendi üyelerinin sendikanın inisiyatifi dışında greve gitmelerini önlemek için her şeyi yapmıştı. Ardından, Bursa’daki Renault fabrikasında örgütlenen Birleşik Metal-İş, kısa süre içinde oradaki işçilerin de nefretini kazanmayı başardı.

Hem Tüpraş’taki hem de ABB fabrikalarındaki işçi direnişleri, son derece sınırlı olmalarına ve sendikalar tarafından bastırılmalarına rağmen, işçilerin, her an birleşik bir şekilde harekete geçmeye hazır olduklarının en açık göstergesidir. İşçiler, geçtiğimiz yılki metal grevlerini unutmadıkları gibi, başta Fransa, Belçika, Yunanistan ve ABD’dekiler olmak üzere uluslararası sınıf kardeşlerinin mücadelelerinin de etkisiyle izlemeleri gereken yolun ne olduğunu giderek daha net bir şekilde görüyorlar.

Sınıf mücadelesinin uluslararası ölçekte yeniden canlanmasının parçası olan bu direnişler, önümüzdeki dönemde kaçınılmaz olarak artacaktır. 2015 metal grevlerinin de zeminini oluşturan kapitalizmin küresel krizi ve kapitalist sınıfın artan saldırıları, uluslararası ölçekte bir işçi sınıfı direnişini tetikliyor.

İşçiler, her yerde, girdikleri mücadelelerde yalnızca şirketlerle ve onların arkasındaki devlet güçleriyle değil; aynı zamanda onları kapitalist sisteme tabi kılan sendikalarla da, giderek artan bir şekilde karşı karşıya geliyorlar.

Tüpraş ve ABB direnişleri, şirketlerin gardiyanları rolündeki sendikaların, patlama işaretleri veren kitlesel bir işçi hareketini -2015 metal grevlerinden çıkardıkları derslerle birlikte- olabildiğince denetim altında tutmaya çalıştıklarını göstermektedir.

Maddi zemini kapitalist kriz ve onun yol açtığı savaş ve diktatörlük yönelimi eliyle hazırlanmış olan bu patlama, 2015 grevlerinde de gördüğümüz üzere, uzun süre bastırılamaz; yalnızca daha şiddetli bir patlamayı doğuracak şekilde ertelenebilir. Önümüzde duran can alıcı görev, işçi sınıfını yaklaşan büyük mücadeleler öncesinde tarihsel görevinin bilinciyle ve sosyalist bir perspektifle donatacak Marksist devrimci bir işçi sınıfı önderliğinin inşasıdır.