Yerel Yönetimler ve Sendikalar

Kapitalizmin küreselleştiği ve ulusötesi şirketler için sınırların hızla ortadan kalktığı ve her şeyin alınıp satıldığı bir dünyada yaşıyoruz. Türkiye de 1980’lerden itibaren IMF ve Dünya Bankası politikalarının kapsamlı uygulanması ile birlikte bu dünyada yerini aldı. Birbiri ardına özelleştirme adı altında birçok “kamu” malı uluslararası sermayeye satıldı ve satılmaya devam ediyor. Bu satışlarda “yerli” tekeller de uluslararası şirketlerle ortaklıklar kurarak pay almaya çalışıyorlar. Bir yandan bu süreç yaşanırken diğer yandan ise yerel yönetimlerin vermiş olduğu birçok kamu hizmeti de (su, elektrik, temizlik hizmetleri, ulaşım hizmetleri vb.) özelleştirilerek sermayenin “hizmetine” sunulmaktadır. Aynı zamanda ardı ardına çıkartılan yeni yasalar ile yapılan uygulamalara yasal zemin hazırlanmaktadır. Hükümetler, çıkartılan yasalar ile “kamu hizmetleri”ni bir yandan kendi yandaşlarına peşkeş çekerken diğer yandan da ulaşım, doğalgaz dağıtımı, elektrik gibi temel hizmetleri uluslararası ortaklı şirketlere devrediyorlar.
Birçok kamu arazisi kar etme uğruna yabancı tekellere satılmakta, halkın yararına kullanılması gereken alanlara büyük işyerlerinin ve gökdelenlerin yapılması sağlanmaktadır. Bu uygulamanın adına da “Kentsel Dönüşüm“ deniyor. İmar planları sermayenin ihtiyaçlarına göre değiştirilirken, yeşil alanlar birer birer yok edilmekte, doğal kaynaklar hızla kirletilmektedir.
Yolsuzluk bataklığında işçi düşmanlığı
Bir yandan bu uygulamalar devam ederken, belediyeler rüşvet ve yolsuzluk batağı içinde yüzmektedir. Belediyelerde, rüşvet vermeden en küçük bir işi bile yaptırmak imkânsız hale gelmiştir. İşin bu yanını, belediyelerle işi düşen herkes biliyor. Rüşvet kadar, hatta ondan daha yaygın olan bir diğer yolsuzluk türü, belediyelerin maddi kaynaklarının, başta yönetimin üyesi olduğu siyasi partiler ya da partililer olmak üzere, “yakın çevre”ye aktarılmasıdır. Belediyelerdeki bu yolsuzluğun önemli bir kesimi, yine onların kurdukları vakıflar eliyle meşrulaştırılmakta; Vakıflara yapılacak “ödeme”ler, (imar planı çıkarma, çalışma ruhsatı alma vb.) yapılacak işin büyüklüğüne göre belirlenmektedir. Vakıflara yapılan bu ödemeler yönetimlerde bulunan siyasilerin kendi siyasi faaliyetlerinde kullanılmakta veya partilerine aktarılmaktadır. Belediye yönetimini elinde bulunduran siyasi partilerin il veya ilçe yönetimlerinin neredeyse tüm ihtiyaçları bu yöntemlerle karşılanmaktadır.
Belediye ihaleleri çoğu durumda burjuva siyasetçilerinin kurdukları veya kurdurdukları şirketlere verilmekte bu yolla da belediyelerin kasası talan edilmektedir. Müteahhitlerin belediye ile rahatça iş yapabilmesinin yolu, onların belediyeyi elinde bulunduran burjuva siyasetçilerin her türlü ihtiyacını karşılamasından geçiyor. Yerel yönetimleri pervasızca yağmalayan burjuva siyasetçileri, öte yandan, yolların onarımına ve sokak aydınlatmalarına kadar birçok hizmet karşılığında halktan para alma yolunu tutuyor; bütçe açıklarını bu yolla kapatmaya çalışıyorlar. Belediyelerde örgütlü sendikalar, bütün bu konularda tek bir adım dahi atmamakta ve sessizliklerini sürdürmektedirler. Çünkü bu kapitalist çöplükten beslenenler arasında, sendikaların bürokratları da bulunuyor.
Birçok belediye borç batağına batmış durumdadır. Bir yandan hızla süren yağma ve rant kavgası, öte yandan plansız ve programsız bir şekilde yürütülen hizmetler sonucunda bir çok belediye çalışanlarına doğru dürüst maaş bile ödeyemiyor. Belediye yönetimleri kendi kurdukları şirketlerde yandaşlarını çalıştırmakta ve onları diğer belediye çalışanlarına karşı bir silah olarak kullanmaktadır. Bu silah aynı zamanda sendika bürokratlarının, varolan sendikalar–örgütsüzlük ikilemi içine sıkışmış olan kendi üyeleri üzerindeki egemenliğini de pekiştiriyor. Taşeron şirketlerin varlığı, düşük toplu sözleşmelerin bahanesi olarak kullanılmakta; mücadele etmemenin de bir gerekçesi haline getirilmektedir.
Diğer taraftan da çalışanlara yönelik kıyımlar hızla devam ediyor; özelleştirilen hizmetlerde sendikasız ve ucuz işgücü kullanımı sürdürüyor. Kar etme uğruna kamu hizmetleri özelleştirilirken, çalışanlarının ücretlerine göz diken yöneticiler işçi çıkarmaya devam etmektedirler. Özellikle son yıllarda “imzalanan” toplu sözleşmelere bakıldığında, ortaya çıkan tablonun çalışanlar açısından hiç de iç açıcı olmadığı görülür.
Bütün bunlar yaşanırken, bu alanlarda örgütlü sendikalar üç maymun rolünü oynamasına şaşırdığını görüyoruz. İyi ama sendika bürokrasilerinin belediye ihalelerinden pay aldığı ve taşeron şirketler kurduğu; belediye çalışanlarının, özellikle de işçilerin yönetime gelen siyasi iktidarların baskısıyla, sendikalarından istifa ettirilip zorla “yandaş” sendikalara üye yapıldığı bir ortamda başka türlüsü mümkün olabilir mi? Belediye yönetimleri ile sendika bürokrasileri arasında varolan kader birliği ile yerel yönetimlerdeki emekçilerin -kadrolu, sözleşmeli, taşeron işçisi, kamu emekçisi biçimindeki- parçalanmışlığı, yerel yönetimleri, sendika bürokratlarının gardiyanlık yaptığı çalışma kamplarına dönüştürmüş durumdadır. Bu gardiyanların görevi de “mahkûm”ları kurtarmak değil; onların kurallar çerçevesinde uysalca çalışmasını sağlamaktır.
Dolayısıyla, yerel yönetimlerin başındaki burjuva politikacılarıyla birlikte gırtlaklarına kadar rüşvet ve yolsuzluk bataklığına batmış olan sendika bürokrasilerinden çalışanlar için bir şeyler beklemek ve bu yolda çağrılarda bulunmak, eğer gerçek bir cehaletin ürünü değilse, emekçiler içinde sermayenin bu gardiyanları hakkında zehirli hayaller yaymaktan başka bir anlam taşımaz.
Sosyalist bir perspektif şart
Yerel yönetimlerin sermayenin, burjuva politikacılarının ve sendika bürokratlarının rüşvet ve yolsuzluk bataklığı olmaktan çıkartılması, yalnızca belediye emekçilerinin ortak mücadelesiyle mümkün olabilir. Kadrolusuyla, sözleşmelisiyle, taşeron işçisiyle belediye çalışanları, sermayeye ve onun gardiyanlarına karşı bir bütün olarak hareket ettiklerinde, o semtte yaşayanlardan başlayarak, diğer sektörlerde çalışan emekçileri de yanlarına çekebilirler. Unutmayalım ki belediye emekçilerinin yaşam ve çalışma koşullarını iyileştirme mücadelesi ancak böylesi bir kitlesel emekçi seferberliğiyle başarılı olabilir; belediyeler, yalnızca böylesi bir mücadelenin sonucunda kapitalist bataklıklar olmaktan çıkartılarak çalışanların ve halkın denetimi altında hizmet veren kurumlara dönüştürülebilirler.
Yerel yönetimlerin sermayeye rant sağlamak için kullanılmasını ve oralarda çalışan emekçilerin hiç bir iş güvencesinin olmadığı koşullarda köle gibi çalıştırılmasını önlemek için, bizzat belediye çalışanlarını sermayeye karşı ortak bir mücadele hattı etrafında bir araya getirecek sosyalist bir programın oluşturulması büyük önem taşımaktadır. Ancak, hiç kimse hayal kurmamalı. Belediyeler, herşeyin sermayenin kar amacına tabi kılındığı kapitalizm altında, yalnızca halka hizmet veren kurumlara dönüştürülemez. Bu yüzden, sermayeye karşı mücadelede başarılı olabilmek için, çalışanların sermaye karşısındaki parçalanmışlığını ortadan kaldıracak yeni bir örgütlenme modelini yaratmak; bunun için de hem yerel yönetimlerin başındaki burjuva politikacılarına hem de sendika bürokratlarına karşı mücadeleyi esas alan bağımsız ve sosyalist bir siyasi yaklaşımı geliştirmek gerekiyor.