Zonguldak maden işçileri “mağdur” değil; patlayıcı sınıf mücadelelerinin habercileridir

Zonguldak'ın Kilimli ilçesinde 18 Mayıs günü kendilerini madene kapatarak açlık grevi başlatan 85 maden işçisinden eylemi sürdüren 25'i, madenin ağzını göçerterek dışarı ile irtibatını kesti. Deka Madencilik A.Ş'nin ve bu şirkete bağlı Balçın Madencilik'in madenlerinde çalışan 245 işçi, yaklaşık 4 aydır maaş alamıyor.

Maden işçileri, maaşlarını alamadıkları için 4 Nisan günü iş bırakmış, ardından da 18 Mayıs’ta çalıştıkları kömür ocağında açlık grevi başlatmıştı. Sözde “paralel yapı“ operasyonları çerçevesinde şirketi devralmış olan kayyumdan herhangi bir açıklama yapılmazken, Zonguldak valisinin ilk tepkisi,direnişçiler dışındaki işçilere maaşlarının ödeneceğini belirten bir açıklama yapmak ve madenin bulunduğu yere polis yığmak oldu. Zonguldak Valiliği, gelen tepkiler üzerine, özünde birincisi kadar işçi düşmanı, pervasız bir başka açıklama yaptı ve eylemlerine son vermeleri durumunda, direnişçi işçilerin alacaklarının bir bölümünün ödeneceğini belirtti.

Zonguldak Valiliği, iktidarın işçi düşmanı yüzünü en açık şekilde sergileyen bu tavrını, siyasi İslamın ikiyüzlü ve sinik sadaka kültürüyle tamamladı ve Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı'nın “Ramazan ayı nedeniyle” işçilere biner lira yardım yapacağını açıkladı.

Bu sadaka kültürünün en yakın örneğini Soma'da yaşanan ve yüzlerce maden işçisinin yaşamını yitirdiği katliamın ardından görmüştük. Çok sayıda “sivil toplum örgütü”nün yanı sıra, aralarında patronların, sanatçıların ve futbolcuların da bulunduğu “yardımsever” bireyler, iş cinayetlerinde ölen yüzlerce maden işçisinin ailelerine yardım etmek için “seferber” olmuştu.

Ancak söz konusu örgütlerin ve bireylerin “iyi niyetleri”, maden işçilerinin ve ailelerinin sefil yaşam koşullarında hiçbir kalıcı iyileşmeye yol açmadı. Tersine, maden şirketlerinin karları sürekli artarken, işçilerinin çalışma ve yaşam koşulları kötüleşmeye devam ediyor. Bu arada, TBMM, işçi sınıfı üzerindeki sömürüyü ve şirketlerin karlarını daha da arttıran yasalar çıkartmaya devam ediyor. İşçi sınıfının kazanılmış tüm haklarını ortadan kaldıran bütün bu adımların tek hedefi, açıktır ki, Türkiye'yi aşırı sömürü alanında Bangladeş ve Hindistan gibi ülkeler ile rekabet edebilir bir ucuz emek cenneti haline getirmektir. Özetle, siyasi iktidar ve bütün burjuva partileri, şirketlere hizmet konusunda ellerinden geleni yapıyorlar.

Patronların ve onların hizmetindeki partilerinin sadaka kültürü ile desteklenen “ameleperver” söylemlerinin, onların işçi sınıfı düşmanı karakterini gizlemeye ve işçilerin bilincini bulandırmaya yönelik ikiyüzlü yalanlardan başka bir şey olmadığı, her geçen gün daha açık bir şekilde gözler önüne seriliyor.

Bu söylemin işçi sınıfı üzerinde son derece yıkıcı etkileri olduğu inkar edilemez. Kilimli'deki direnişçi işçiler adına konuşan bir temsilcinin, valiliğin “ücretler yatırılacak” açıklamasına yönelik şu sözleri, maden işçilerinin bilinç düzeyi ve ruh hali hakkında bir fikir veriyor: “Valilik ne kadar ücret yatıracak bilemiyoruz. Hesaplara yatacakmış. Arkadaşlar tüm taleplerini istiyor. Biz burada mağdur edildik. İşçiyi bu duruma düşürenler utansın. Mağduriyetimiz o yatan ücretlerle giderilemiyor."

Bununla birliikte, madencilerin, valiliğin teklifi için işçileri ikna etmek üzere madene gelen kayyım heyetine verdiği tepki, direniş ilerledikçe işçilerde yaşanan radikalleşmeyi göstermektedir. Madenciler, kendilerine “Arkadaşlar bizim size tebliğimiz bu... Ayağınıza kadar geldik'” diyen kayyım heyetine, “Boşuna konuşuyorsunuz, konuştukça batıyorsunuz”, “paranı da al git, kimse senin paranı istemiyor” ve “satılmış köpek” sözcükleriyle tepki gösterdiler.

Maden işçilerinin, bir yandan mücadele kararlılığını ifade ederken aynı zamanda kendilerini haksızlığa uğramış “mağdurlar” olarak gördüğü bu ruh hali, hiç kuşkusuz, sendika bürokrasilerinin ve onların kuyruğunda yürüyen Stalinist ya da sahte solcu çevrelerin onlarca yıllık ihanetlerinin ürünüdür.

Uzun süre önce burjuva devletin birer uzantıları ve şirketlerin “işçi polisleri” haline gelmiş olan sendika bürokrasileri ile onların hizmetindeki kimlik politikacısı sahte sol çevreler, işçilerin her türlü bağımsız mücadelesini boğmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Yalnızca birkaç örnek verirsek, onlar, 1989 Bahar Eylemleri'ni, 1990-1991 Zonguldak Madenciler Direnişi'ni, Tekel direnişini, THY grevini ve 2015 metal grevlerini sendika bürokrasilerine yedeklediler ve işçilere ihanet ettiler. Sahte solun bu önemli kitlesel direnişlerin yenilgisinde oynadığı yıkıcı rol, elbette, onların emperyalizmin ve burjuva partilerin hizmetindeki genel yönelimlerinden bağımsız değildir.

Bununla birlikte, patronlar, burjuva partileri, sendika bürokrasileri ve sahte sol ne yaparsa yapsın; tek tek işçilerin hatta bir bütün olarak işçi sınıfının mevcut bilinç düzeyi/ruh hali ne olursa olsun, bizzat kapitalizmin temel dinamikleri; uluslararası ekonomik kriz ve egemen sınıfın krizin faturasını işçi sınıfına ödetme programının doğrudan sonucu olan savaş ve diktatörlük yönelimi, kaçınılmaz olarak, işçi sınıfının başrolü oynayacağı büyük devrimci çalkantılara yol açacaktır.

Bunun ilk örnekleri daha şimdiden uluslararası ölçekte ortaya çıkmış durumda. Emekçi ve gençlik kitleleri, Fransa'da, gerici iş yasasına karşı, işçi sınıfının giderek öncü bir güç olarak ortaya çıktığı bir mücadele yürütüyorlar. Onu, Belçikalı işçilerin benzer bir iş yasasına karşı grevleri ve gösterileri izliyor.ABD'de otomotiv işçilerinin geçtiğimiz yılki toplu sözleşme mücadeleleri ve halen devam eden 40.000 telekom işçisinin grevi; Yunanistan'da, Türkiye sahte solunun da destek verdiği ve bugün AKP ile birlikte AB'nin sığınmacı karşıtı politikasını uygulayan Syriza hükümetine karşı genel grev; Hindistan ve Çin'deki işçilerin grevleri, bu uluslararası eğilimin en öne çıkan örneklerini oluşturuyor.

Sınıf mücadelesinin dünya çapında canlanmasına işaret eden bu gelişmeler, geçtiğimiz yılki metal grevlerinin bir tesadüf olmadığının ve bugün açlık grevi biçiminde harekete geçen maden işçilerinin önümüzdeki büyük işçi mücadelelerinin habercisi olduğunun en açık göstergeleridir.

Maden işçilerinin bugünkü geri bilinci ve örgütsüzlüğü kimseyi yanıltmamalı. Son yılların en kitlesel ve militan mücadelesine önderlik eden metal işçilerinin, sahte solun “en geri” olarak gördüğü işçiler olduğu hatırlandığında, patlayıcı sınıf dinamiklerinin altında yatan uluslararası maddi süreçlerin belirleyiciliği daha açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Sorun, işçi sınıfı mücadelelerinin ne zaman patlayacağı değil, kaçınılmaz patlaması gerçekleştiğinde onu kapitalizm karşıtı devrimci bir kanala yönlendirecek sosyalist işçi sınıfı önderliğinin inşa edilmesidir.