Burjuva basından üniversitelere provokatif yaklaşım
Geçtiğimiz günlerde Milliyet gazetesinin üniversitelere dair bir haberi oldukça dikkat çekiciydi. İstihbarat birimlerinin raporuna dayandırılan haberde, "El Muhaberat’ın Suriyeli sığınmacılar arasından Türkiye’ye sızdırdığı 30 kişilik ajan ekibinin, son dönemde  Dicle Üniversitesi başta olmak üzere bazı olaylarda aktif olarak rol aldıklarının" saptandığı belirtilerek, bahsi geçen "ajanların" özellikle Dicle Üniversitesi, ODTÜ ve İstanbul Üniversitesi'ndeki olaylarda bizzat faaliyet yürttükleri iddia edildi. 
Hiç şüphesiz bu provokatif haber, üniversitelerde bir süredir yükselen gerici-faşist saldırılara ilişkin, burjuva basın eliyle adres şaşırtma amacı güdüyor. Gerçekleşen gerici-faşist saldırılarda, özellikle polisin ve üniversite yönetimlerinin açık desteği görmezden gelinirken, şimdi de nasıl oluyorsa saldıran güruhların içerisine eğitimli Suriyeli ajanların sızdığı iddia ediliyor! 
Öyle ki, haberin devamında, "Türkiye üzerindeki 'operasyonel' faaliyetlerini artıran El Muhaberat bu kez üniversitelere yöneldi. El Muhaberat’ın, kaos planı doğrultusunda 20 ile 25 yaş arasındaki 30 kişilik ajan ekibini özel olarak yetiştirdiği belirlendi. Bu ekipteki ajanlara toplumsal olaylarda nasıl hareket edecekleri, Türkiye üniversitelerindeki 'hassas' konular ve provokasyon konularında ayrıntılı olarak eğitim verildiği bildirildi." ifadesi kullanılıyor. Onyıllardır milliyetçi devlet ağzının bir geleneksel ifadesi haline gelen ve her türlü muhalif toplumsal eylemi veya mücadeleyi manipüle etmek için başvurulabilen "dış güçlerin kışkırtması" söylemi, bu sefer emperyalistler ve Türkiye tarafından Suriye'de yürütülen kirli savaştan yola çıkılarak üniversitelere uyarlanıyor. 
Üniversitelerde yükselen gerici-faşist saldırıların sebeplerini ve gerçek ortaklarını gizlemek, üniversitelerde polis ile istihbarat güçlerinin etklinliğini arttırmak adına burjuva basının da bu haberden anlaşılacağı üzere önemli bir rol üstlendiği aşikardır. Bu haberle de, gerçekte Esad rejimine karşı savaşan şeriatçı gruplara emperyalistlerin ve AKP hükümetinin verdiği destek gizlenmeye çalışılarak Suriye’ye karşı hükümetin savaşçı söylemine destek veriliyor.
Bununla birlikte, saldırıların yoğun biçimde sürdüğü Nisan ayında Radikal gazetesinde yer alan bir haber de yine benzer bir manipülasyon içeriyordu. Özellikle İstanbul Üniversitesi'nde, "Müslüman Gençlik" adlı grubun tertiplediği saldırılar konusunda çelişkili haberler yayınlayan Radikal, daha da ileri giderek polisin tüm bu olayların arkasında yer alan "görünmez el"i araştırdığını iddia etmişti.
Basında yer alan bu tarz provokatif içerikli haberler birbirini tamamlıyor ve bütüncül bir amaca hizmet ediyor. Üniversitelerde bu saldırıları fırsat bilerek polisin denetimini arttırmak ve üniversite muhalefeti üzerinde baskıları yoğunlaştırmak, böylesi siyasi kırılmalara açık bir süreçte gün geçtikçe otoriterleşen AKP iktidarının da tercihidir. Suriye topraklarında emperyalistlerin ve onların müttefiki AKP hükümetinin yürüttüğü vekil savaşının girdiği yeni aşamanın siyasi sonuçlarını ve bunun iç gündeme dönük yansımalarını olabildiğince bulanıklaştırma görevini hiç şüphesiz burjuva basın layıkıyla yerine getiriyor. Beraberinde bu politikalar önünde engel haline gelebilecek ve iktidar aleyhinde gelişebilecek, bir bütün olarak işçi sınıfından öğrenci gençliğe, toplumsal güçlerin kitlesel bir eylemliliğe girişmesinden duyulan korku, aynı zamanda baskı ve saldırıları her alanda yoğunlaştırıyor. Üniversiteler de işte tüm tablonun içerisinde önemli bir yer kaplıyor.
Peki üniversitelerde ne olmuştu?
Burjuva basın elinden geldiğince manipüle etmeye çalışsa da özellikle sosyal medyada yer alan görüntüler ve saldırılara maruz kalanların aktardıkları ayrıntılar, saldırılar boyunca üniversite yönetimlerinin ve polisin saldırganları destekleyen tutumunu gizleme çabasını boşa düşürmüştü.
Hatırlanacağı üzere Nisan ayının başlarında Dicle Üniversitesi'nde (DÜ), Hizbullah bağlantılı olduğu iddia edilen gerici güruh Kürt ve devrimci öğrencilere saldırmıştı. "Kutlu Doğum Haftası" sebebiyle üniversite içerisinde etkinlik yapmak isteyen Hizbullah sempatizanı grubun, asli işlevi çok süre geçmeden ortaya çıkmıştı. İlk gün saldırı gerçekleştiren ve ertesi günü gerçekleştirdikleri etkinlikte "zalimler için yaşasın cehennem" sloganları atan güruh, ayrıca uzun süre ellerinde satır ve sopalarla polis eşliğinde yürüyüş gerçekleştirip saldırı düzenlemişti. 
Ayrıca DÜ’lü öğrencilerin bir gün önceki saldırıyı protesto etmek için konferans salonunun olduğu binanın önünde basın açıklaması yapma istekleri de polis tarafından engellenmişti. Bunun üzerine eğitim fakültesine geçen öğrenciler etkinliğin bitmesiyle, fakülteye yaklaşan eli sopalı, saldırganlarla karşı karşıya kalmıştı. Görüntülerin de internette yer almasıyla, organize edilen saldırı teşhir olmuştu. Bu saldırı sonucunda yaralananlar olurken, satır ve sopalarla öğrencilere saldıran gerici güruh polis müdahalesiyle karşılaşmamış, aksine gözaltına onlarca Kürt ve devrimci öğrenci alınmıştı. 
Bununla birlikte, birkaç gün süren bu saldırı dalgası boyunca, gerici gruba ilişkin önlem almak bir tarafa, şeriatçıların üniversite içerisinde sopalarla ve satırlarla rahatça saldırabilme imkanının bizzat üniversite yönetimi ve polis işbirliğiyle önü açılmıştı. Burjuva basınının da "karşıt görüşlü öğrenciler" arasında çatışma olarak çarpıtarak yansıttığı olaylarda çok açık bir saldırı girişimi vardı. Polisin ve üniversite yönetiminin açıkça taraf olduğu bu organizasyonun sonucunda ise, eğitime üç gün ara verilmişti.
Saldırılarla ilgili Hüda-Par genel başkanı Hüseyin Yılmaz basına verdiği röportajda, "BDP'li öğrencileri" suçlarken, "Türk solu ve Aleviler" tarafından PKK-Hizbullah çatışması yaratılmak istendiğini savundu. Bu açıklama oldukça provokatif olmakla birlikte aslında üniversite yönetimlerine ve polise solcu öğrencileri açıkça hedef gösterdi. 
Dicle Üniversitesi'nde meydana gelen büyük gerginlik İstanbul Üniversitesi'ne de sıçrarken, kendilerine "Müslüman Gençlik" adını veren grup, DÜ'deki saldırıları teşhir eden bir afişi asan öğrencilere, "Yaşasın şeriat" sloganlarıyla ve sopalarla saldırmıştı. Saldırının ardından İstanbul Üniversitesi'nde günlerce süren bir saldırı dalgası başlamıştı. Öyle ki, İÜ yönetiminin ve polisin önünü açtığı bu güruh, yüzlerinde maskelerle Beyazıt Anakapı önünde basın açıklaması yapmak isteyen solcu öğrencilere saldırmıştı. Polisin sadece izlediği bu saldırının dışında üniversite içerisine sis bombası, satır ve bıçakla girmek isteyen aynı gruba gözaltı yapıldı. Fakat göstermelik önlemlerin saldırıları engellemediği, yine bir gün sonra aynı grubun Edebiyat Fakültesi'ne saldırarak dört öğrenciyi yaralamasıyla ortaya çıktı. Fakat saldırganlar yerine, polis tarafından saldırıya uğrayan devrimci öğrencilerden 56'sı gözaltına alınmıştı. 
Polis-rektörlük-medya işbirliğine karşı mücadele 
İçerisinden geçtiğimiz süreçte, üniversitelerde gerici-faşist çetelerin saldırılarının yoğunlaşması ihtimali güçleniyor. İç politikada, gündemi belirleyen burjuva çözüm süreci dolayımıyla radikalleşen MHP'nin milliyetçi ayrışmayı ve çatışmayı yaratmak için üniversiteleri hedef listesinde bulundurduğu bilinirken, bu durum önümüzdeki dönem faşist çetelerin üniversite muhalefetine dönük saldırılarını veya provokasyonlarını yoğunlaştıracağına işaret ediyor. Ayrıca bu saldırıların diğer bir ayağını oluşturan şeriatçı örgütlenmelerin son dönemde saldırılarını arttırması tesadüf değildir. Çünkü Suriye'de yürütülen emperyalist vekil savaşının mevcut durumu, şeriatçı-gerici örgütlenmelere ekstra motivasyon ve imkan sağlarken, onlara siyaset zemini de yaratıyor. 
Bununla birlikte, gerici-faşist örgütlenmelerin üniversitelerde yükselttiği saldırılara karşı, öğrenci gençliğin birleşik ve kitlesel mücadelesi olmazsa olmaz bir önem taşıyor. Çünkü bu saldırılar tekil örnekleri aşarak artık üniversitelerde bir gelenek halini alan, rektör-polis-faşist işbirliğiyle gerçekleşiyor. Dolayısıyla böylesi bütünlüklü ve organize bir baskının üstesinden gelmek için, üniversite bileşenlerinin devrimci bir program ekseninde ortak mücadelesi zorunluluk halini alıyor. 
En son yaşanan örneklerden de ortaya çıkan bir diğer gerçek, burjuva medyasının son derece etkin ve manipülatif temelde, saldırıların akabinde polisin ve üniversite yönetimlerinin ortaklaşa uyguladığı, solcu-devrimci öğrencilere dönük soruşturmaların, uzaklaştırma cezalarının ve tutuklamaların, psikolojik altyapısını kuruyor oluşudur. Bu yüzden bu çarpıtmaların ve yanlış yönlendirmelerin etkisinde kalan üniversite öğrencilerine, emekçilere, kısacası tüm üniversite bileşenlerine bu saldırıların ardında yatan nedenleri ve nasıl gerçekleştiklerini teşhir etmek devrimci öğrencilerin önünde bir görev olarak duruyor.
Üniversitelerde arttırılabilecek polis denetimine ve baskılara karşı hazır olmak ve şimdiden mücadele araçlarını oluşturmak gerekiyor. Önümüzdeki dönem, şoven milliyetçiliğe karşı enternasyonalizmi ve toplumsal eşitliği; dinci gericiliğe karşı bilimi ve aydınlanmayı savunan öğrencilere yönelik saldırıların yoğunlaşabileceği bir dönem olacak. Polis baskısından, gerici-faşist saldırılara ve rektörlüklerin soruşturma kampanyalarına kadar tüm saldırılar, ancak üniversite emekçileri ve öğrencilerinin ortak devrimci bir program ekseninde kendi örgütlenmelerini kurarak vereceği kitlesel ve militan bir mücadeleyle püskürtülebilir.