Üniversitelerdeki Faşist Saldırılar ve Marksist Tavır

Nisan ayının başında önce Yıldız Teknik Üniversitesi'nde, ardından da uzunca bir süredir gerginliğin devam ettiği İstanbul Üniversitesi'nde faşist gruplar tarafından sol görüşlü öğrencilere karşı saldırılar düzenlendi.
İlk saldırı 2 Nisan günü Yıldız Teknik Üniversitesi'nde (YTÜ) yaşandı. İşçi Partisi’ne bağlı Türkiye Gençlik Birliği üyesi öğrenciler bildiri dağıtırlarken “devrimci” ve “yurtsever” öğrencilerle aralarında yaşanan arbedenin ardından fakülteye giren çevik kuvvet ekipleri tarafından “devrimci” ve “yurtsever” öğrencilere biber gazı coplarla müdahale edildi. Olayların ardından gerginlik akşam saatlerine kadar sürdü ve gruplar toplu olarak fakülteden ayrıldılar. Hemen bir gün sonra -3 Nisan’da- ise, bir gün önce YTÜ'de olay çıkartan grup okuldan toplu çıkış yaptıktan sonra, İstiklal Caddesi'ne giderek bu seferde İstanbul Üniversitesi'nde (İÜ) okuyan 3 öğrenciye sopalarla saldırdılar. Bu olay sonunda da gözaltına alınanlar yine dayak yiyen solcu öğrenciler oldu!
Bu olayların ardından 8 Nisan günü İstanbul Üniversitesinde sürekli tehdit alan sol görüşlü öğrenciler Saraçhane otobüs durağında 20-25 kişilik bir faşist çetenin satırlı saldırısına uğradı. Birçok öğrenci oldukça ağır yaralandı.
Yukarıda anlatılanlardan da anlaşılacağı gibi son derece planlı şekilde yürütülen bu provokasyonların, öncelikle üniversitelerdeki –özellikle de sol görüşlü öğrenciler üzerindeki- baskıyı arttırmaya hizmet ettiği son derece aşikar. Olaylardan hemen sonra özel güvenliklerin ve çevik kuvvet ekiplerinin müdahale ettiği ve gözaltına altığı öğrenciler sürekli olarak sol görüşlü öğrenciler olmaktadır. Bir yanlışlık (!) olup da faşistler gözaltına alınırlarsa birkaç saat içinde serbest kalmaktadırlar.
Bunun yanında bu saldırılar hemen ertesi gün fakültelerin içindeki çevik kuvvet ekiplerinin arttırılması gibi bir dizi “önlemler”i de beraberinde getirmiştir. Her faşist saldırırdan sonra rektörlük ve polis bunu sol görüşlü öğrencilere karşı bir saldırıya dönüştürme fırsatı elde etmektedir. Geçtiğimiz yıl da, İÜ Öğrenci Kültür Merkezi'ne (ÖKM) yapılan faşist saldırının ardından rektörlük bunu ÖKM'yi aylarca kapatmak için kullanmıştı.
Kriz ve Provokasyonlar
Artık günlük yaşantımızın her anında yakıcı bir şekilde hissettiğimiz küresel ekonomik krizle birlikte kitleler üzerinde baskıları arttırmanın zeminini oluşturmak için benzer provokasyonları yaşamın her anında görmemiz mümkün. Kitleler içinde her geçen artan hoşnutsuzluğun olası bir dışavurumundan –kitlesel gösteriler, okul işgalleri, grevler, eylemler- ölesiye korkan egemen sınıf çeşitli yollarla toplumda korku histerisi yaratarak kitleleri kontrol altında tutmanın yollarını aramaktadır.
Kitleler üzerindeki baskıyı arttırmak isteyen egemenler bu gibi durumlarda iplerini ellerinde tuttukları faşist çeteleri işçi sınıfının ve gençliğin üzerine saldırtırlar. Çıkan her olayda her zaman olduğu gibi saldırıyı yapan faşist çetelerin üyeleri polis ve kolluk güçleri tarafından korunurken saldırıya uğrayan öğrenciler gözaltına alınır. Bu şekilde gelişen saldırıların artmasıyla –daha da doğrusu arttırılmasıyla- toplum düzenini koruma bahanesiyle kitleler üzerindeki baskıyı artırırlar.
Türkiye'nin belli başlı birkaç üniversitesinde, özellikle de İstanbul Üniversitesi'nde birkaç yıldır belirli dönemlerde yapılmak üzere “gelenekselleşmiş” olan faşist saldırılar üniversiteleri yakından takip edenler için duyulmadık olaylar değil. Aynı şekilde, faşistlerin burjuva devlet aygıtı tarafından ileri sürülüp sonrasında kollandıkları da bir sır değil. Ancak içinden geçtiğimiz dönem bu faşist saldırı geleneğinin egemen sınıf için çok daha önemli bir hal almasını getiriyor. Öyle ki, bugün oldukça “durgun” seyreden öğrenci hareketi, işçi sınıfı mücadelesinin bir ön sesi olarak yükselecek dinamikleri -özellikle de bu dönemde- taşıyor.
Öğrenciler ve İşçi sınıfı
Öğrenciler yaşanan toplumsal olaylara genellikle işçi sınıfından daha önce tepki verirler ve alanlarda ve sokaklarda mücadele etmeye başlarlar. Fakat burada önemli olan öğrencilerin mücadeleyi nasıl yürüttükleridir. Sınıf perspektifinden kopuk bağımsız yapılan mücadeleler çok kolay şekilde ezilir ya da yenilirler. Son dönemlerde üniversitelerde yaşanan olaylarda bu açıdan değerlendirilmelidir.
Daha önce de belirttiğimiz gibi küresel ekonomik krizle birlikte kitleler içindeki huzursuzluk kendini daha açık bir şekilde ifade edecektir. Yine aynı şekilde işçi sınıfına ve kendini “sosyalist”, “devrimci” olarak nitelendiren öğrencilere karşı düzenlenen faşist provokasyonları da göreceğiz.
Öğrenci kitlelerinin bu provokasyonlara kapılmamaları gerekir. Yapılması gereken kendi mücadelelerini işçi sınıfının kurtuluşu ve dünya devrimi perspektifiyle bütünleşmektir. Önümüzdeki dönemde yaşanacak olan toplumsal altüst oluşlar karşısında yapılması gereken öncelikli görev Marksist bir programa sahip her türlü ulusalcılıktan kendini kesin çizgileriyle ayıran sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya perspektifini önüne koyan devrimci partiyi örgütlemektir.
Sosyalist gençliği kucaklayacak bir Marksist işçi partisinin olmadığı bu koşullarda elbette birinci öncelik böylesi bir partiyi yaratmaktır. Bununla birlikte, öğrenciler ne tamamiyle üniversitedeki “öğrenci mücadelesi”ne odaklanmalı ne de sosyalizm perspektifinden uzaklaşmalılar. Bu ikisinin bir bütün olarak kavranışı, faşist çetelere ve polis saldırılarına karşı da önlem almayı gerektirir. Bu konuda devrimci öğrenciler komiteler oluşturmalı, faşist saldırılara karşı teşhir çalışmaları yapılmalı ve faşistlerin kapitalizme organik bağları kitlelere gösterilmelidir. Önümüzdeki dönem bu tür hazırlıkların yapılmaması durumunda yaşanacak saldırıların sonuçları çok daha ağır olabilir.