Yeni YÖK yasa tasarısı üzerine

5 Kasım 2012 tarihinde, YÖK'ün yeni yasa taslağı önerisi açıklandı. Kasım ayı süresince taslağı tartışma aralığı tanıyan YÖK yönetimi, sözümona demokrat davranarak erişime açtığı "yeniyasa.yok.gov.tr" sitesinden üniversite rektörlerinden, STK'lara ve sendikalara kadar geniş bir yelpazeden görüşlere yer veriyor. 
Henüz bir taslak biçiminde yayınlanmış olsa da, YÖK'ün patron kuruluşlarından, STK'lardan, üniversite bürokratlarından alacağı önerilerle şekillendireceği yeni yasa tasarısı, üniversite bileşenleri açısından aslında sonucu belli bir sürece denk düşmektedir.   
YÖK, üniversiteler bünyesinde yeni-liberal politikaları kuruluşundan beri hayata geçirmektedir. Özellikle Yusuf Ziya Özcan'ın YÖK başkanlığını yaptığı dönemde, AKP hükümetinin doğrudan denetimine girmesiyle birlikte, aslında yeni yasa tasarısının temelleri parça parça atılarak sürece hız verilmişti. 
Seleflerinden devraldığı misyonu kararlılıkla sürdüren Gökhan Çetinsaya başkanlığındaki YÖK'ün yeni yasa tasarısı, üniversitelerin hukuki, idari ve ekonomik yapısına dair kapsamlı bir dönüşümü hedefliyor. Bu dönüşüm programı, kuşkusuz 1980'li yıllardan itibaren Türkiye ekonomisinin küresel piyasalara entegrasyonuyla birlikte bütün toplumsal alanlarda başlatılan yeni-liberal politikaların üniversiteler/yükseköğretim nezdindeki ifadesidir. 
Bununla birlikte, YÖK'ün "yeniyasa.yok.gov.tr" sitesinde yayınladığı çalışmaları, ekonomik, idari ve hukuksal dönüşüm sürecinde bir sürekliliği ifade etmesi açısından göze çarpmaktadır:
1) Yükseköğretim'in Yeniden Yapılandırılmasına dair Açıklama (Mart 2011)
2) Yeni Bir Yükseköğretim Yasasına Doğru (Eylül 2012)
3) Yeni Yasa Taslağı Önerisi (Kasım 2012)
Yeni YÖK yasa tasarısının temel ilkelerini oluşturan "çeşitlilik, kurumsal özerklik ve hesap verebilirlik, performans değerlendirmesi ve rekabet, mali esneklik ve çok kaynaklı gelir yapısı, kalite güvencesi" maddeleri, Mart 2011 tarihli "Yükseköğretim'in Yeniden Yapılandırılmasına dair Açıklama" metninde yer alıyordu. 
2011 yılı Aralık ayında YÖK başkanı olarak atanan Gökhan Çetinsaya'nın görev süresince bu yöndeki çalışmalara daha da hız verildi. Bununla birlikte Yusuf Ziya Özcan döneminde atılmış olan adımların kendileri açısından "önemini" vurgulayan Gökhan Çetinsaya, “Aslında yeniden yapılanma konusunda ilk adımlar, 2003-2004 yıllarında atılmak istendi. Ancak akim kaldı. Bunun nedenini bugünden geriye baktığımızda daha iyi anlıyoruz. O yıllarda yapıldığı ortaya çıkan darbe planlarından söz ediyorum. İkinci girişim, Prof. Yusuf Ziya Özcan döneminde başlatıldı. Ancak o dönemde Sayın Özcan, başörtüsü sorunu ve katsayı gibi sorunlarla uğraşmak zorunda kaldı. Sonuçta, ideolojik engeller aşıldı ve ‘normalleşme’ sağlandı. Türkiye yükseköğretimi bu anlamda Yusuf Ziya Hoca’ya çok şey borçlu. Şimdi biz bu normalleşme üzerine yeni bir yükseköğrenim sistemi inşa ediyoruz." [1] demiş ve AKP hükümetinin siyasi sözcülüğüne soyunmuştu.
Eylül 2012’de yayınlanan, "Yeni Bir Yükseköğretim Yasasına Doğru" metni ise yukarıda değindiğimiz ilkeleri devralıp geliştiriyor; yeni YÖK yasa tasarısının ekonomik ve idari gerekçelerini sunuyordu. YÖK'ün, "Yeni Bir Yükseköğretim Yasasına Doğru" metninden kısa süre sonra, Kasım ayında yayınladığı "Yeni Yasa Taslağı Önerisi"ni; üniversitelerin ticarileştirilmesinin, üniversite-sanayi işbirliğinin, yükseköğretimdeki idari, mali açılardan özerkleştirme sürecinin, Bologna süreci kapsamında yıllardır hayata geçirilen bir dizi dönüşümün, yapısal anlamda nihai bir noktaya erişmesi olarak görmek gerekiyor.
Ayrıca yeni yasa tasarısında yer alan değişiklik önerileri ilk defa gündeme gelmemektedir. Dergimizin 8.sayısında yer alan "Öğrenci Dosyası"nda, YÖK'ün kuruluşundan itibaren bu hedeflerini taşıdığını, AKP’nin yalnızca, önceki dönemde atılmaya başlanan adımları hızlandırdığını ayrıntılı biçimde ele almıştık. Bu bağlamda, mevcut yasa tasarısının, geçmişten günümüze kararlılıkla sürdürülen "yükseköğretimde reform sürecinin" ileri bir aşamasını ifade ettiğini ve burjuva çevrelerin yükseköğretime ilişkin yayınladığı analiz raporlarıyla oldukça paralel olduğunu belirtelim. 
Avrupa'da başlatılan ve Türkiye'nin de entegre olduğu Bologna süreci kapsamında hayata geçirilen uygulamalar ve anlaşmalar, kuşkusuz, yeni yasa tasarısının maddi zemininin oluşmasında kilit rol oynamıştır. Türkiye'nin 1999 yılında dahil olduğu Bologna Deklerasyonu'nu, yıllara yayılan birçok konferans takip etmiş; Bologna sürecine 40'ın üzerinde ülke dahil olmuştur: "...Bologna Deklarasyonu ile ilan edilen yüksek öğretimin ticarileştirilmesi hedefi, Avrupa'nın birçok şehrinde bugüne kadar yapılan toplantılarla geliştirilmiş; öngörülen dönüşümün ana gövdesinin kapitalist talepler üzerine kurulduğu giderek daha açık şekilde ortaya konmuştur.  
Türkiye'de AKP öncesi dönemde başlayan bu dönüşümde başlıca rolleri, siyasi iktidarlar, YÖK, TÜSİAD ve TÜBİTAK üstleniyor. YÖK'ün de dönüştürülmesiyle hızlanan bir süreçte, Bologna sürecinin gereklerini yerine getirmeyen üniversiteler kadro ve mali kısıtlamalarla dize getirilmeye çalışılmıştır. ... 2001 yılında YÖK başkanı Kemal Gürüz eliyle Bologna sürecine eklemlenmeyi ifade eden Avrupa Yükseköğretim Alanı'na dahil olundu; program, Erdoğan Teziç ve Yusuf Ziya Özcan'ın başkanlık dönemlerinde hızla uygulandı." [2]
Yeni yasa neleri değiştiriyor? 
Öncelikle, yeni tasarıya göre YÖK’ün isminin değiştirilerek Türkiye Yükseköğretim Kurulu (TYK) olması öneriliyor. Üniversite yapısına ilişkin en önemli maddelerden biri, "kurumsallaşmış" üniversitelerin "üniversite konseyi" kurabilmesidir. Kurumsallaşma noktasına erişmemiş üniversitelerin önüne ise üniversite konseyi kurabilecek gerekleri yerine getirmeleri hedefi konuyor. Bir anlamda üniversiteler arasında piyasacı rekabeti körükleyecek olan bu uygulamada, "mali özerkliği" güçlendirecek bir kriter de söz konusudur. Kurumsallaşma kriterlerinden biri olarak "son 5 yıl içinde yükseköğretim kurumunun bütçesinin, Kurul (TYK) tarafından belirlenen miktarının kendi öz gelirlerinden elde edilmesi" maddesi belirlenmiştir.
Oluşturulması planlanan üniversite konseyinin bileşenleri de oldukça dikkat çekici: "Üniversite konseyi, üniversite öğretim üyeleri tarafından her biri farklı fakültelerde görev yapan öğretim üyeleri arasından seçilen beş; Bakanlar Kurulu tarafından seçilen iki; Kurul tarafından ilgili üniversitenin profesör unvanlı öğretim üyeleri arasından seçilen iki; bu dokuz üyenin ilgili üniversitenin mezunları arasından seçtiği bir ve son üç yıl içinde üniversitenin bulunduğu ildeki vergi mükellefleri içerisinde en çok gelir vergisi ödeyen gerçek kişiler ya da kurumlar vergisi ödeyen tüzel kişi temsilcileri arasından veya ilgili üniversiteye en çok bağışta bulunanlar arasından seçtiği bir kişi olmak üzere on bir üyeden oluşur..." [3]
Görüldüğü üzere üniversite konseyi, Bakanlar Kurulu tarafından seçilecek üyelerden ve vergi rekortmeni veya üniversiteye bağışta bulunan burjuvalardan ve üst düzey üniversite bürokratlarından oluşan bir toplama sahip. Henüz metin taslak niteliğini korusa da ana hatları belirlenen konseyin içeriği, TÜSİAD'ın YÖK'te reform ihtiyacı üzerine yayımlattığı raporlarda ifade edilen "mütevelli heyeti" önerisiyle uyumludur. Bu idari yapı, üniversitelerin tamamen bankaların ve şirketlerin denetimine açılması hedefinin önemli bir sacayağı olacaktır. 
Bununla birlikte üniversite konseyinin bahsi geçen metinde belirtilen görevleri, yıllardan beri süre gelen "rektörlük" kurumunu, yetki itibariyle konseyin altında konumlanan bir makam haline getiriyor. Üniversiteyi adeta bir şirket gibi yönetecek olan üniversite konseyi merkezi, yetkiyi elinde toplamaktadır. Eylül ayında yayınlanan metindeki ilgili kısımdan aktaralım: 
"Üniversite Konseyi, rektör ve dekanları seçer ve atar; üniversite stratejik planını ve performans programını onaylar; üniversite yatırım programını karara bağlar; üniversite adına kamulaştırmaya, gayrimenkul satın alınmasına ve üniversitenin mülkiyetindeki gayrimenkuller üzerinde üçüncü kişiler lehine ayni hak tesisine karar verir; öğrenci kontenjanlarını ve öğrenim ücretlerini Yükseköğretim Kurulu tarafından belirlenen usul ve esaslar çerçevesinde belirler; sözleşmeli öğretim elemanlarına ve idari personele yapılacak ücret ve diğer ödemeleri belirler; senatonun ve üniversite yönetim kurulunun bazı kararlarını onaylar." [4]
Üniversite idari mekanizmalarında öngörülen değişiklikler "merkezileşme" eğilimi taşıdığı gerekçesiyle bazı üniversite yöneticilerinin tepkilerini çekerken, son tahlilde tasarı üniversitelerin "mali özerklik" politikasıyla şirket gibi çalışacağı, kapitalist şirketlere hizmet eden ve proje üreten kurumlar haline geleceği, sonuçta eğitimin ve bilimin bütünüyle metalaştırılacağı, eğitim emekçilerine "performans kriterleri" üzerinden güvencesiz-sözleşmeli çalışma şartlarının dayatacağı bir programı hayata geçirme amacı taşımaktadır. Bunun için, idari merkeziyetçilik ortadan kaldırılmadan, tüm üniversitelerde bu programı hayata geçirebilecek ve sermayenin tam denetimini sağlayacak “küçük YÖK’ler” oluşturulacaktır.
Tasarıda bir diğer göze çarpan bölüm de "araştırma üniversiteleri" ile ilgili. Üniversite bünyesinde bölüm veya birim olarak çalışması da öngörülen bu araştırma kavramının, dayandığı temel nokta kapitalistlere "üstün" hizmet sunmaktır. Metinde yer alan "ilgili araştırma birimleri, uzmanlaştıkları alanlarda ilave kamu kaynakları, idari ve mali kolaylıklar ve özel projelerle Kurul ve diğer kamu kurumları tarafından desteklenir." İfadesi, şirketlere ve bankalara sunulan bu hizmetin karşılığında verilecek mükâfatı tanımlamaktadır. 
Eğitim emekçilerinin "akademik başarıları", artık, akademik rekabet ve performans ölçümü adı altında kapitalistlere üretilen projelere ve esnek çalışma koşullarına uyum sağlayıp sağlamadıklarına göre belirlenecek. Üniversiteleri şirketlere proje üreten kurumlar haline getiren bu anlayış, aynı zamanda eğitim emekçilerinin bu projelerde sözleşmeli ve güvencesiz çalışmasının önünü açıyor: 
"...Eğitim hakkının piyasada işlem gören (alınıp satılan) bir hizmete dönüştürülmesi, üniversiteler arasında daha fazla öğrenciye sahip olma yönünde bir rekabeti kızıştırmakta; bilim emekçileri -deyim yerindeyse- 'okul pazarlamacısı' olmaya zorlanmaktadır. Bu süreç, üniversitelerin kendi gelirlerini sağlamak üzere piyasaya iş yapmalarını yani üniversite-şirket işbirliğini geliştirmelerini dayatıyor; oyunun kurallarına uymayan akademisyenleri ise işsizlik bekliyor. 
En ileri uygulamasını ABD'de gördüğümüz bu uygulamayla, öğretim görevlileri, eğer işlerini korumak istiyorlarsa şirketlere iş yapmalı ve onların çizdiği sınırları aşmamalıdırlar. Ekonomik ve sosyal hak kayıplarının eşlik ettiği bu süreçte, bilim tamamen sermayenin denetimine girmekte, zaten sınırlı olan akademik özgürlükler, üniversitelerin kapitalistlerin doğrudan denetimine tabi kılınmasıyla, ortadan kaldırılmaktadır." [5]
YÖK tarafından Eylül ayında yayınlanan metnin "Toplumsal Hizmet" bölümünde yer alan bir departman önerisi ise burjuvazinin topluma hizmetten neyi anladığını gözler önüne seriyor. Söz ettiğimiz departman, bilginin toplumsal rolünü tamamen dışlayarak onu özel mülkiyet hapsine alan ve mali özerklik uygulamasıyla bütünsellik içinde yükseköğretim kurumlarında kurulması planlanan "Bilgi Lisanslama Ofisleri"dir (BLO). Önerilen BLO'lar üniversiteleri ticarethaneye dönüştürecek ve birer meta halini almış "bilimsel araştırmaların" doğrudan serbest piyasa hizmetine açılmasını sağlayacak işleve sahiptir: “... Amaçları arasında, araştırmacıların yapacağı tanıtım faaliyetleri ile bilimsel çalışmaları ticari değeri yüksek konulara yönlendirmek, pazarda ihtiyaç duyulan bilgileri belirleme çalışmalarını yürütmek, araştırma sonunda üretilen bilgilerin ticari potansiyelini belirleme çalışmalarını yürütmek, ticari değeri olan bilgileri fikri mülkiyet kapsamında koruma altına alma çalışmalarını yürütmek, ticari değeri olan bilgilerin kullanıcı kişi, kurum ve kuruluşlara pazarlama, lisanslama veya devir ile transferini yapmak, bilgilerin sanayi şirketlerinde veya AR-GE merkezlerinde ürüne dönüştürülmesi çalışmalarına destek hizmetleri sunmak, bilgilerin satışından elde edilen gelirlerin yönetilmesi konularında faaliyet göstermek sayılabilir." [6]
Tasarıda, öğrencilerin konumunda "radikal" bir değişiklik öngörülmüyor. Bologna süreci kapsamında kurulmuş olan "Öğrenci Konseyi" varlığını sürdürecek. Öğrencilerle ilgili bir yenilik, ilgili maddede bulunan "Siyasi partilere üye olan öğretim elemanları ve öğrenciler, yükseköğretim kurumları içinde siyasi parti faaliyetinde bulunamaz ve siyasi parti propagandası yapamazlar.” [7] ibaresidir. Siyasi faaliyet yapma hakkını yasaklamayı hedefleyen bu ifadeyle kastedilen, elbette, burjuva partilerinin siyasi faaliyeti değil, devrimci siyasi faaliyettir.
YÖK, üniversitelerde ekonomik ve idari alanlarda yeni-liberal dönüşümleri hayata geçirmeyi hedeflerken, bu sürece tepki gösterme potansiyeli taşıyan üniversite emekçileri ile öğrenciler üzerinde baskı ve şiddet politikalarını sürdürmeye devam ediyor. Benzer şekilde, geçtiğimiz Ağustos ayında "güncellenen" YÖK disiplin yönetmeliğinde de ufak tefek değişiklikler yapılırken, üniversite içerisinde basın açıklaması düzenlemek ve afiş asmak gibi temel demokratik haklar ceza kapsamında tutulmaya devam edilmiş; okuldan atılma cezasının nedenleri arasına "suç örgütüne yardım etmek" ifadesi de eklenmişti. Bütün bunlar, yeni yönetimin YÖK'ü demokratikleştirme söyleminin sahteliğini gözler önüne sermektedir. 
Yeni YÖK'e karşı mücadele
Yeni YÖK yasa tasarısı, her ne kadar taslak niteliği taşısa da, yükseköğretimde bir dizi dönüşümü hayata geçirme noktasında oldukça nettir. Üniversitelerin ekonomik ve idari işleyişini büyük ölçüde değiştirecek olan bu programın dayanakları, küresel sermayenin ve Türkiye burjuvazisinin çıkarlarını korumak ve Türkiye'nin bölgesinde oynamaya çalıştığı taşeron rolünün ihtiyaçlarını karşılamaktır. 
Mevcut tablo işçi sınıfı ve gençlik açısından oldukça açık: Üniversitelerde sermayenin tam denetimi kuruluyor, eğitim ticarileştirilerek öğrencilere satılıyor, üniversite emekçileri esnek çalışma koşullarına mahkûm ediliyor ve insanlık için üretilmesi/geliştirilmesi gereken bilim, şirketlerin kâr amacına tabi kılınarak metalaştırılıyor. 
Bu uygulamaların devamında, şimdilik burjuva medyanın yardımıyla "parasız eğitim" propagandası yapılarak yalnızca birinci öğretim harçları kaldırılırken, kısa vadede "paralı eğitimin" devlet üniversitelerini de kapsayacak şekilde yaygınlaştırılacağını belirtmek gerekiyor. Üniversiteler "mali özerklik" adı altında, şirketlere dönüştürülürken, öğrenim ücretleri ödeyen öğrenciler de daha fazla müşterileştirileceklerdir.
Bu durumda, üniversite bileşenlerinin tümünü etkileyecek bu dönüşüm sürecine karşı birleşik ve militan bir mücadele gereksinimi ortaya çıkmaktadır. "Mevcut perspektifler ve mücadele programları, tam da sermayenin istediği gibi sistem içi bir “özerk-demokratik üniversite” hedefine kilitlenmiş (ki bunu sermaye tam da bu sistem içinde olabileceği gibi hayata geçirmeye çalışıyor) ve mücadelenin öznesi olarak öğrenci gençliği belirlemiştir. Bu, sorunun gerçek öznesini ve toplumsal gücünü göz ardı etmek ve aynı zamanda işçi sınıfı ile gençliğin birleşik mücadelesinin daha baştan ihtimal dışına çıkarılması anlamına gelmektedir." [8] Bu mücadelede belirleyici olan şey, elbette, nasıl bir programla mücadele edileceğidir. Hükümetin, üniversite yönetimlerinin ve kolluk kuvvetlerinin muhalif üniversite çalışanlarına ve öğrencilere yönelik saldırılarına karşı nihai kazanımlar elde edebilmek için devrimci bir perspektifle mücadele etmek zorunludur: sermayenin hizmetindeki üniversite bürokrasisine ve üniversiteleri yağmalamak için bekleyen kapitalist şirketlere karşı, üniversite emekçileri ile öğrencilerin öz-örgütlenmelerini inşa etmesi son derece önemli. Unutmamak gerekiyor ki, üniversitelerdeki dönüşüm, ancak işçi sınıfıyla birlikte mücadele ederek durdurulabilir.
Toplumsal Eşitlik dergisi, 10. sayı

Dipnotlar

[1] Çetinsaya, YÖK Taslağı’nın tüm detaylarını anlattı-5 Kasım 2012; http://www.egitimtercihi.com/index.php/spot/6334-cetinsaya-yok-taslaginin-tum-detaylarini-anlatti.html
[2] Küreselleşme ve Üniversitelerin Dönüşümü, Yusuf Ateşçi: Toplumsal Eşitlik, 8. sayı 
[3] Yeni Yasa Taslağı Önerisi (Kasım 2012)
[4] Yeni Bir Yükseköğretim Yasasına Doğru (Eylül 2012). Bu metinde yer alan açıklamalar, büyük ölçüde Kasım ayında yayınlanan " Yeni Yasa Taslağı Önerisi"nde maddeleştirilmiştir.  
[5] Küreselleşme ve Üniversitelerin Dönüşümü
[6] Yeni Bir Yükseköğretim Yasasına Doğru (Eylül 2012)
[7] Yeni Yasa Taslağı Önerisi (Kasım 2012), Madde 65.
[8] Küreselleşme ve Üniversitelerin Dönüşümü