15. Avrasya Ekonomi Zirvesi ve Kürt illerini “Çin’leştirme” planları üzerine

12 Nisan’da, 15. Avrasya Ekonomi Zirvesi 38 ülkenin katılımıyla İzmir Ticaret Odası (İTO) ve Marmara Grubu Vakfı (MGV) işbirliği ile İstanbul’daki Swissotel Grand Efes’te gerçekleştirildi. Eski cumhurbaşkanlarının, bakanların ve milletvekillerinin, büyükelçilerin ve yerli-yabancı yatırımcıların katıldığı toplantıda, açlık sınırının 1047 TL’ye, yoksulluk sınırının ise 3312 TL’ye dayandığının açıklandığı [1] bir dönemde “yoksulluk” temalı bir de panel düzenlendi.
Panelin açılış konuşmasını yapan Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, küresel kapitalist sistemin son 60 yılın en büyük mali krizini geride bıraktığını vurgulayarak -daha doğrusu iddia ederek- ekonomik krizin miras bıraktığı borç sorununun başta Avrupa ülkelerinde olmak üzere tüm dünyada büyümeyi sınırlandırıcı bir faktör olmaya devam ettiğini söyledi. Şimşek, dünya genelindeki ekonomik toparlanmanın beklendiği kadar güçlü olmadığını, büyüme hızının zayıf kaldığını, birçok ülkenin sermaye ve istihdam yaratmakta zorlandığını, gelecek 10 yıl içinde 200 milyon işsize 200 milyon işsiz daha ekleneceğini ve tahmini olarak sistemin 400 milyon kişiye daha iş bulmak zorunda kalacağını sözlerine ekledi. Şimşek konuşmasında, küresel ekonomideki canlanmaya bağlı olarak enerji talebinde artış yaşandığını, “yenilenme”, “tasarruf” ve “işbirliği” odaklı piyasa politikalarına gelecek dönemde daha da fazla ihtiyaç duyulacağını iddia etti. Öte yandan şimşek, küreselleşmenin sanılanın aksine gelir dağılımındaki eşitsizliği düzeltmediğini, tam aksine bozduğunu da itiraf etti.
Şimşek, Türkiye’nin Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) üyesi ülkeler arasında gelir dağılımını iyileştirmeyi başaran nadir ülkelerden biri olduğu iddiasını gündeme getirdi. Ve sözlerine şöyle devam etti: “Küresel kriz öncesi döneminden daha yüksek bir milli gelire sahibiz. İşsizlik oranları krizle birlikte çok hızlı yükseldi ama aldığımız tedbirler sayesinde hızlı şekilde kriz öncesi dönemin altına düşürdük. Biz yoksulluğu da azalttık. İleri doğru baktığımızda evimizi düzene koyduk. Milli gelire oranla bütçe açığını düşürdük. Bankacılık sektörü küresel krizde hiçbir desteğe ihtiyaç duymadan güçlü bir sermayeyle yoluna devam etti.” [2]
Maliye Bakanı Şimşek’in bu açıklamaları gerçeği yansıtmıyor. Özellikle de, 2008’den itibaren tüm dünyayı etkisi altına alan mali kriz süreci, bütün ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de kişi başına düşen milli gelirde büyük düşüşlere neden oldu. Aynı şekilde işsizliğin kriz öncesi dönemin altına düşürüldüğü iddiası da gerçek dışı; örneğin Türkiye nüfusunun önemli bir bölümünü oluşturan gençlerin neredeyse yarıya yakını ya geçici işlerde çalışmak zorunda ya da tamamen işsiz durumda; gerçek işsiz sayısının 4 milyon 920 bin olduğu sanılıyor [3]. “Yoksulluk sorunu”, bir başka deyişle geniş kitlelerin temel ihtiyaç / tüketim maddelerine ulaşmak için kullandığı geçim araçlarında (örneğin ücretlerde) 2008’den bu yana sürekli bir gerileme yaşanıyor. Bütçe açığının düşürüldüğü iddiası ise bütünüyle gerçek dışı, zira cumhuriyet tarihinin en büyük cari açığı AKP hükümeti döneminde gerçekleşti; Türkiye cari açıkta yüzde 10,3 oranla geçen sene dünya birincisi oldu [4]. Bankacılık-finans sektörünün küresel dalgalanmalara karşı bir “kale” olma özelliğini koruduğu iddiası ise, Türkiye’ye dönük yabancı sermaye akışı devam ettiği müddetçe hükümet ve sözcülerinin sık sık kullanacağı popülist bir argüman olmaya devam edecek gibi gözüküyor. Lakin ekonomik kriz olasılığı ve yabancı yatırımların kesilmesi halinde, burjuva ekonomistlerinin “yıkılmaz kale” adını verdiği finans-bankacılık sektörü büyük bir darbe alacaktır, ki son sekiz ay içerisinde sıcak para getiren yatırımlar yüzde 50’den yüzde 17’ye düştü [5]. Türkiye ekonomisi için tehlike çanları çalmaya devam ediyor.
Bakan Şimşek’in açıklamaları kriz nedeniyle zor günler geçirmeye devam eden iş çevrelerine, devlet ve finans elitlerine moral vermeyi amaçlıyor. O, bu yolla, hem sermaye kesimlerinin hem de hükümete bel bağlamış olan siyaset-medya çevrelerinin güvenini boşa çıkarmadıklarını ispatlama gayreti içindedir. Fakat Bakan’ın çizdiği “pembe tabloya” rağmen, işsizlik, yoksulluk, yüksek enflasyon ve türlü problem ile boğuşmak zorunda kalan işçi-emekçi kitleler açısından gerçek durum hiç de parlak değil; hem dünya genelinde hem de Türkiye’de ücretli olarak çalışan kesimler ve gençler açısından yaşam her geçen gün daha da katlanılmaz bir hal almaya devam ediyor.
Şimşek, konuşması sırasında “komik” denilebilecek iddialar da ortaya attı: Şimşek, “Türkiye’nin… 2050 yılına kadar milli gelirde (GSYİH) pek çok G-7 ülkesini geride bırakacağını, dünyanın ilk 10 ekonomisinden biri olacağını…” [6] iddia etti. Fakat aynı Şimşek, kendisine ait ciddi bir sermaye birikimine sahip olmayan ve büyük oranda küresel sermayenin Ortadoğu, Afrika vb. gibi bölgelerdeki “taşeronluğuna” soyunmuş olan Türkiye burjuvazisinin ve devletinin, nasıl G-7 ülkelerini -iktisadi açıdan- geride bırakacağını ve dünyanın ilk 10 ekonomisinden biri olacağını açıklama zahmetine girmedi.
Nitekim Türkiye’nin küresel kapitalist hiyerarşi içindeki, mevcut siyasi, askeri ve ekonomik konumunu değiştirecek olağanüstü bir süreç yaşanmadığı müddetçe, onun, bugünden yarına bir Almanya, bir Fransa, bir Çin vb. gibi emperyalist bir güç /ekonomi olmasını beklemek hayalcilikten başka bir şey değildir. Bu sözlerimiz, Türkiye’nin başta Washington olmak üzere, küresel mali oligarşinin güdümünde bölgesel bir güç olmak için attığı çeşitli adımları küçümsememekte ancak onun emperyalist sistem içindeki gücünün doğal ve tarihsel sınırlarına işaret etmektedir.
Kürt illeri Türkiye’nin “Çin”i mi oluyor?
Öte yandan, Şimşek konuşması sırasında işçi sınıfının daha da yoğun bir şekilde sömürülmesini kolaylaştıracak olan Yeni Teşvik Sistemi’ni de yabancı konuklarına tanıttı. Yeni sistem ile Türk ve yabancı yatırımcılara “muazzam teşvikler” verildiğini söyleyen şimşek, şunları söyledi: “Türkiye’nin neresinde yatırım yaparsanız çok güçlü destekler var. Vergileri neredeyse sıfırladık. 6. bölgede tamamen kaldırdık. Gelir vergisi, sosyal güvenlik primi yok. Kurumlar vergisi bile yüzde 90 indirimli. Türkiye’nin doğusu, güneydoğusu Türkiye’nin Çin’i oluyor. Ona aday. Tüm bunlar refah artışı için.” [7]
Kriz koşulları altında zor günler geçiren Türkiye ekonomisi ve burjuvazisi için yabancı sermayeye verilmek istenen “muazzam teşvikler” yaşamsal bir öneme sahip, zira Türkiye’nin küresel rekabette söz sahibi olabilmesinin yolu işçi maliyetlerinin düşürülmesinden, hatta mümkünse “Çin seviyesine” çekilmesinden geçmektedir. Gelir vergisinin sınırlandırılması, sosyal güvenlik priminin ortadan kaldırılması vb. bütün bu uygulamaların hedeflerinden biri de, küresel sermaye yatırımlarını Türkiye’nin 6. bölgesine, yani Kürt emekçilerin yoğun olarak yaşadığı Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde yoğunlaştırmaktır.
Daha şimdiden yerli ve yabancı yatırımcılara / ulus ötesi şirketlere yüksek kârlar getireceğine kesin gözüyle bakılan Yeni Teşvik Paketi, karşı cephede yer alan Türk ve Kürt emekçileri açısından ise modern ücretli kölelik düzeninin yeni bir boyut kazanması anlamına gelecektir. Zira Yeni Teşvik Paketi’nin başarıya ulaşması halinde, hem Türkiye genelinde emekçilerin hem de özel olarak Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde yaşayan Kürt emekçilerinin iş ve yaşam standartlarında topyekun bir gerileme yaşanması kaçınılmaz bir hal alacaktır. Bu da Türk-Kürt emekçilerinin daha da acımasız koşullar altında çalıştırılmasından ve sömürülmesinden başka bir sonuç doğurmayacaktır.
Bundan kısa bir süre önce Başbakanlık'a bağlı Yatırım Destek ve Tanıtım Ajansı'nın yabancı sermayedarları “işçimiz ucuzdur, çok çalışır, hasta olmaz” diyerek, Türkiye'de yatırım yapmaya çağırması kuşkusuz bir rastlantı değildi. Aynı şekilde bölgesel asgari ücret uygulaması bu “ucuz emek stratejisinin” en önemli ayaklarından birini oluşturmaktadır. Katıldığı bir toplantıda Yeni Teşvik Paketi’ne ilişkin konuşan Ekonomi Bakanı Çağlayan, bundan yıllar önce (2005 yılında) “yaklaşan felaketin” sözcülüğünü yapmıştı ve şunları söylemişti: “Türkiye’nin en uzak köşesi bile AB pazarlarına, Çin ya da Hindistan’dan daha yakındır. Düşük gelirli illerimizde yerel asgari ücret uygulamasına geçerek, bu bölgelerimizi Türkiye’nin Çin’i yapabilir; özellikle emek yoğun sektör yatırımlarını düşük gelirli bölgelerimize kaydırarak, hem işsizliği azaltıp hem de ihracatta rekabet gücümüzü destekleyebiliriz.” [8]
Yeni Teşvik Paketi’nin “ekonomik gelişmişlik endeksine” göre, 6 bölgeye ayrılan 81 il içerindeki 15 “Kürt ili”, 6. Bölge olarak tanımlanıyor. Yeni teşvik sistemiyle birlikte 6. bölge sözde “en avantajlı” bölge konumuna yükseltiliyor. Peki, kimin için? Tabii ki, Kürt ve Türk emekçilerinin artı-değerini ucuza kapatmaya hazırlanan “cesur girişimciler” -yani sermaye sınıfı- için.
Yeni teşvik planına göre, bu bölgeye yatırım yapan işverenler 10 yıl süreyle (Yatırım Organize Sanayi Bölgesi’ne (OSB) yapılırsa 12 yıl süreyle) SSK işveren payı, SSK işçi payı ve gelir stopajından muaf tutulacak. Başbakan Erdoğan bunun ne anlama geldiğini şu sözlerle açıklıyor: “Yani bu ne demektir? Asgari ücretle toplam maliyeti işgücünü satın almaktadır. Emeği satın almaktadır. Her şeyi, burada artıları devlet üstlenmiş oluyor ve işverene sadece asgari ücret kalmış oluyor net olarak.” [9] Başka bir deyişle, Teşvik Paketi’nde belirlenen miktara göre bu bölgeye yatırım yapacak olan patron için bir işçinin maliyeti net 634,64 lira olacak fakat patronun sigorta yapmaması halinde bölgesel asgari ücret taban maliyeti 634,64 lirayı bile bulmayacak; nitekim Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde yaşayan Kürt emekçilerinin önemli bir kısmının sigorta da dahil neredeyse hiçbir sosyal güvencesi bulunmuyor.
Yaklaşan tehlikeyi daha iyi kavrayabilmek için Gaziantep’ten işçi İbrahim Mert’in şu sözlerine kulak vermekte yarar var: “Sigorta yok, yemek parası yok, hiçbir sosyal güvence yok. Sabah 6 akşam 6, mevcut asgari ücrete mecbur çalışıyorum. Karnımızı zor doyuyoruz. Et, bal yemiyoruz kuru ekmekle geçiniyoruz. Aldığımız asgari ücret yiyeceğimize, giyeceğimize yetmiyor. Elektrik, su faturalarımı ödemiyorum. Bölgesel asgari ücretle halimiz daha kötü olur.” [10]
Öte yandan, Yeni Teşvik Planı’nın bütünüyle işverenlerin istekleri doğrultusunda hazırlandığı anlaşılıyor. Örneğin, işverenlere vergi indirimleri konusunda ekstra bir finansman / kredi desteği veriliyor. Bu sayede İstanbul’da yatırımı olan bir işadamı, örneğin gidip Diyarbakır’da ya da Hakkâri’de yatırım yaparsa yatırıma katkı oranının yüzde 80’ini İstanbul’dan elde ettiği gelirin vergisinden düşebilecek ve bu yolla toplam karını iki-üç misli arttırabilecek. Kuşkusuz bu durum, Türk ve Kürt emekçileri üzerindeki mevcut sermaye boyunduruğunun önümüzdeki dönemde daha da güçlendirileceği anlamına geliyor.
Konuya ilişkin daha önceki yazılarımızda da Türk ve Kürt emekçilerini bekleyen yakın tehlikelere dikkat çekmeye çalışmıştık:“Çoğunluğunu yoksul Kürt işçilerinin ve köylülerinin oluşturduğu Kuzey bölgesine yönelik, sermayenin atacağı ekonomik ve siyasi adımların arka planında, ABD emperyalizminin Güney Kürdistan’da sağladığı kontrolün, stratejik açıdan benzer bir değere sahip Kuzey’de de sağlanması hedefleniyor. Bu sayede, küresel sermaye ve onun yerli ortakları konumundaki Türk ve Kürt burjuvazisi, hem Güney’le milyar dolarlara varan ticaret hacmini koruyup geliştirebilecek, hem de Kuzey’de hamiliğini Türk devletinin yaptığı, ulus ötesi şirketlerin sömürüsüne açık bir “küçük Çin” pazarı yaratabilecek bir potansiyele sahip olacaktır.” [11]
Küresel sermaye odaklarının ve Türkiye burjuvazisinin bölgeye yönelik planları açıkça ortadadır: Onların gözünde Kürt illeri “küçük Çin” olacak ve Türkiye ekonomisi acımasız bir emek /artı-değer sömürüsü sayesinde hızla “büyümeye” devam edecektir. Ulus ötesi şirketlerin ve Türkiye büyük sermayesinin istekleri doğrultusunda hazırlanmış olan bu stratejik hamlenin bir diğer uzantısı ise, “terörden kaynaklandığı” iddia edilen Kürt sorununa karşı “ekonomik bir panzehir” üretmektir. Zira AKP hükümetinin “kamusal hizmeti” esas alan sözde “demokratik” programı Kürt meselesinin istihdam ve ekonomik büyümeye koşut bir temelde çözülebileceği iddiası üzerine kuruludur ve bu yolla Kürt emekçilerinin hem ulusal-kültürel hem de sınıfsal öfkesi burjuva düzen kanalları içinde eritilmeye çalışılacaktır.
Kuşkusuz bu gidişata açıkça karşı çıkmamaları halinde, mevcut Kürt siyasi önderliklerinin tümü, nesnel olarak, sermaye cephesinin ve ortaklarının safına geçmiş olacaktır. PKK-BDP-Öcalan’da cisimleşen hareket, Kürt emekçilerini bekleyen tehlikelere karşı bugüne kadar en küçük bir girişimde dahi bulunmadı ve bu durum bahsi geçen siyasi hareketin üzerinde yükseldiği sınıfsal dinamiklerden ve onun kapitalist sistem içindeki konumundan kaynaklanmaktadır. Kapitalist sömürüyü ve sınıfları ortadan kaldırmayı hedeflemeyen hiçbir siyasi hareketin işçi sınıfı ve emekçilerin çıkarlarını savunması elbette mümkün değildir.
Peki, ne yapmalı?
Daha önceki yazılarımızda “Kürt açılımı”nın, AKP hükümetinin demokratlığından veya Kürt halkının haklarını tanıma hevesinden değil, siyasi temsilciliğini üstlendiği küresel sermaye ve Türkiye burjuvazisinin bölgesel planları doğrultusunda başlatıldığını vurgulamıştık [12]. Yeni Teşvik Paketi'nin Kürt illeri ayağı da hiç şüphesiz “açılım programı”nın bir parçasıdır. Dolayısıyla, mesele sınıfsal açıdan ele alınmadığında, teşvik paketini alkışla karşılayan ve bölgesel asgari ücreti sabırsızlıkla bekleyen Kürt burjuvazisi ve büyük toprak sahipleri ile, işsizlik, yoksulluk, ağır çalışma koşulları ve düşük ücretlerle yaşamaya çalışan Kürt emekçi sınıfı arasındaki derin uçurum görülemez.
Kürt illerini “küçük Çin” haline getirmeye çalışan sermaye politikalarına karşı tüm emekçilerin sergileyeceği ortak direniş, Yeni Teşvik Paketi gibi emek düşmanı politikaların geriletilmesinde işçi sınıfına önemli mevziler kazandırabilir. Bu önemli mücadele, Kürt sorununda sermaye düzeninin ve partilerinin gerçek niyetlerinin demokratik ve sosyal haklarının tanınması değil, kapitalist sınıf çıkarları olduğunu gözler önüne serecek ve çözümün işçilerin birliğinden geçtiğini de gösterecektir.

Dipnotlar

[1] Açlık sınırı 1047 TL, yoksulluk sınırı 3312 TL, DİSK
http://www.disk.org.tr/default.asp?Page=Content&ContentId=1324
[2] Vergiler Sıfırlandı, Güneydoğu Çin Olacak, Radikal, 12 Nisan 2012
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1084733&CategoryID=77
[3] İşsizlik yine çift hane, Birgün, 16 Nisan 2012
http://www.birgun.net/economic_index.php?news_code=1334574474&day=16&month=04&year=2012
[4] Ekonominin Önemini Maalesef CHP’ye Anlatamadım, Ezgi Başaran, 23 Nisan 2012
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1085731&Yazar=EZGI-BASARAN&CategoryID=97
[5] Ekonominin Önemini Maalesef CHP’ye Anlatamadım, Ezgi Başaran, 23 Nisan 2012
a.g.e
[6] Vergiler Sıfırlandı, Güneydoğu Çin Olacak, Radikal, 12 Nisan 2012
a.g.e
[7] Vergiler Sıfırlandı, Güneydoğu Çin Olacak, Radikal, 12 Nisan 2012
a.g.e
[8] Ankara Sanayi Odası (ASO), İşsizlik Ve Bölgesel Gelir Dağılımı Eşitsizliğiyle Mücadele İçin “Yerel Asgari Ücret” Uygulaması, Haziran 2005
http://www.aso.org.tr/kurumsal/media/kaynak/TUR/yayinlarimiz/ASOAsgariUcretRaporu.pdf
[9] Yeni teşvik paketi açıklandı, ansesnet Haber Ajansı, 5 Nisan 2012
http://www.ansesnet.com/haber_goster.php?sira_no_haber=17978
[10] Güvencesizlik kural haline getirilmek isteniyor, Evrensel, Arif Koşar / Gökhan Durmuş, 22 Kasım 2011
http://www.evrensel.net/news.php?id=17987
[11] Bir Kez Daha Demokratik Özerklik Talebi Üzerine, Sosyalizm, 26 Mayıs 2011
[12] “Kürt Açılımı”nın Ardındaki Dinamikler ve Marksist Perspektif, Sosyalizm, 28 Ekim 2009