Commerzbank brifingi: Türkiye ekonomisi göründüğünden daha kötü

Avrupa’nın Deutsche Bank’tan sonra en büyük ikinci bankası olan Commerzbank, geçtiğimiz günlerde, Türkiye’nin ekonomik büyüme rakamlarına ilişkin bir brifing yayınladı. Açıklamaya göre, Türkiye’de milli gelirde 3. çeyrekte yaşanan küçülme, beklentilerden ve açıklanan rakamdan çok daha kötü durumda. Commerzbank, ayrıca, milli gelir hesaplama yönteminin Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından değiştirilmesinin zamanlamasının da Türkiye ekonomisindeki bu gerçeği gizleme ihtiyacına işaret ettiğini ima ediyor.

15 Temmuz başarısız darbe girişimi, terör saldırıları, olağanüstü hal uygulaması, Batı ile kopma noktasına giden ilişkiler ve küresel ekonomideki dalgalanmaların yarattığı ekonomik kırılganlık sonrasında, milli gelirin 3. çeyrekte küçülüp küçülmeyeceği değil; ne kadar küçüleceği merak konusuydu. Nitekim TÜİK’in açıklamasına göre, ekonomi, üçüncü çeyrekte genel beklentilerden daha fazla, yüzde 1,8 küçülmüş. Beklenti yüzde 0,5 dolayında bir küçülme idi. Ancak bu tahmin eski hesaplama yöntemine göre yapılmıştı. Aşağıda açıklayacağımız üzere, eski hesaplama yönetimi geçerli olsaydı eksi 1,8’den çok daha fazla bir küçülme tespit edilmesi gerekecekti.

Commerzbank, yeni hesaplama yöntemine geçiş nedeniyle mevsimsel uyarlamaları içeren verilerin TÜİK tarafından 2017 Mart ayı sonuna kadar yayınlanamayacak olmasına anlam veremiyor. Banka, uzmanların bazı yardımcı hesaplama kriterleri kullanarak bu mevsimsel uyarlamaları kolayca hesaplayabileceğini belirtiyor. Banka, kendi hesaplamalarına göre, Türkiye ekonomisinin mevsime uyarlanmış temelde, 3. çeyrekte yüzde 4,5 küçülmüş durumda olduğunu ve bu düzeyde bir küçülmenin en son 2008-2009 mali krizinde görüldüğünü belirtiyor. Türkiye ekonomisinin gerçekten de ciddi bir tehlike içinde olduğunu belirten Commerzbank, kendi hesaplamalarına güveniyor ve TÜİK’in daha sonra yapacağı hesaplamalarda sapmaların çok küçük olacağını belirtiyor.

TÜİK, 3. çeyrek rakamlarını açıklamadan önce yaptığı yazılı açıklamada, milli gelirin yeniden hesaplamasına ilişkin yaptığı çalışmanın amacını, “Uluslararası standartlara uyumun yanı sıra, 1998 baz yılından günümüze gerçekleşen yapısal değişimlerin makroekonomik büyüklüklere yansıtılma ihtiyacı, bilgi altyapısında yaşanan gelişmeler ve ortaya çıkan ihtiyaçlar doğrultusunda daha hızlı ve daha detaylı makroekonomik göstergeler üretilmesine yönelik gerçekleştirilen iyileştirmelerin yansıtılması” olarak duyurmuştu.

Bununla birlikte, Commerzbank dışında birçok ekonomistin de haklı olarak sorduğu bir soru var: Avrupa Birliği ile ilişkilerin gerildiği, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ve AKP’li yetkililerin her gün Batı ve AB karşıtı açıklamalar yaptığı bir dönemde, TÜİK milli gelir hesaplama kriterlerini neden Avrupa Hesaplar Sistemi'ne (ESA-2010) uyarlamaya çalışıyor?

Bu sorunun cevabını verebilmek için yeniden hesaplama sonucu değişen rakamlara bakmak gerekiyor. Yeniden hesaplama ile birlikte milli gelir bir gecede yüzde 20 civarında arttı, 2015’te 718 milyar dolarlık büyüklüğe sahip olan Türkiye ekonomisi 857 milyar dolarlık bir büyüklüğe ulaştı; Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları yıllık 1.000 doların üzerinde “zenginleşti” (kişi başı milli gelir 2015 sonunda 9 bin 177 dolarken, 10 bin 117 dolara; büyüme oranı ise yüzde 4 iken yüzde 6,1’e çıktı).

Yeniden hesaplama ile dış yatırımcıların ilgilendiği birçok gösterge makyajlanmış oluyor. Özellikle doların son aylardaki tırmanışı eliyle dünya ekonomi büyüklüğü sıralamasında ilk 20 içindeki yerini kaybeden Türkiye, böylece, yeniden ilk 20 içinde görünebilecek. Ayrıca ekonomist Mustafa Sönmez’in Al-Monitor’de yayımlanan bir yazısında belirttiği gibi, “özellikle derecelendirme kuruluşlarının ve IMF’nin önem verdiği bazı göstergeler yeni ulusal gelir ile daha az kırılganlık görünümü verecek. Örneğin, döviz açığını gösteren ‘cari açık/GSYİH’ oranı 2015’te yüzde 4,5 görünürken, yeni ulusal gelirle yüzde 3,7’ye inmiş görünecek. Ek olarak, 421 milyar dolara ulaşan dış borç stokunun milli gelire oranı da yüzde 60’lardan birkaç puan aşağı inecek ve borçlanma kapasitesi daha yüksek görünecek. Askeri harcamalar yeni milli gelire oranlandığında daha ‘makul’ bulunacak. Buna paralel olarak, yeni milli gelir büyüklüğü, kamu borç yükünü ve bütçe açığı ile ilgili oranları da daha aşağı çekip vitrini daha güzel gösterecek.”

Ancak yeni hesaplama, Commerzbank’ı ve diğer uluslararası bankaları ya da Mustafa Sönmez gibi ekonomistleri ikna etmişe benzemiyor. Bunun son derece haklı nedenleri var. Her şeyden önce, AB normlarına göre hareket edildiğinde, AB’nin yaptığı gibi 2010 yılının baz alınması gerekiyordu. Ancak TÜİK, 2010 yılı yerine, ekonominin yüzde 5 dolayında küçüldüğü kriz yılı olan 2009’u baz aldı.

Mahfi Eğilmez de bir yazısında bu konuyu ele alıyor: “2009 yılı, 2008 yılında ABD’de başlayan küresel krizin Türkiye ekonomisini en fazla etkilediği yıldır. 2009 yılında Türkiye ekonomisi yıllık olarak yüzde 4,7 oranında küçülmüştü. Bu tür kriz yıllarının baz yılı olarak seçilmesi sonraki yıllara ilişkin hesaplamaları etkileyeceği için doğru değildir. 2009 yılı yerine 2011 yılının seçilmesi gerekirdi. 2009 yılı gibi küçülmenin olduğu bir yılın seçilmesi bazın düşük tutulmasına ve sonraki yıllara ilişkin verilerin yüksek çıkmasına yol açmıştır.”

Ekonomik büyüme rakamlarındaki abartılı artışa yönelik bir diğer itiraz da, işsizlik oranının böyle bir “büyüme” döneminde azalması gerekirken nasıl olup da arttığıdır. 2013-2015 dönemindeki ekonomik büyüme, eski hesaplamada ortalama yüzde 3,7 iken şimdi yüzde 6,5 düzeyinde; ancak aynı dönemde, TÜİK verilerine göre işsizlik oranı artmış görünüyor.

2017 yılı için Bloomberg uzmanları yüzde 3,1, merkez bankası ise yüzde 3,2 büyüme tahmini yapmıştı. Commerzbank’a göre durum çok daha kötü ve büyüme konusundaki bütün bu tahminler saf hayal. Bankaya göre, 2017 yılındaki ekonomik büyüme, kendi yaptığı yüzde 1,9’luk tahminin dahi altında kalabilir. Brifingin sonu zaten önemli ölçüde değer kaybetmekten muzdarip olan Türk Lirası’nı zorlu günlerin beklediği uyarısıyla sona eriyor.

Uluslararası mali sermayenin en yetkin temsilcilerinden birinin yaptığı bu tespitler, yalnızca Türkiyeli egemenler için değil; aynı zamanda işçi sınıfı için de önemli bir uyarıdır. Zaten alttan alta yaşanmakta olan ekonomik çöküş, kısa bir zaman dilimi içinde binlerce şirketin iflasına ve yüz binlerce işçinin bir anda işsiz kalmasına yol açabilecektir.

Büyük şirketler ile siyasi iktidar, derinleşmekte olan krizin farkında ve onun bütün bedelini işçi sınıfının sırtına yüklemenin hazırlığını yapıyor. Bu, yalnızca ek ücret kesintileri, işten çıkarmalar ve “bireysel emeklilik” üzerinden bankalara ve şirketlere sermaye aktarımı gibi ekonomik “önlemler” ile sınırlı değil. Egemen sınıfın kaçınılmaz olarak patlayacak kitlesel işçi hareketlerine karşı başlıca önlemi, şimdi OHAL uygulaması eliyle sürdürülen polis devleti gündemini ilerletmektir.

İçerideki diktatörlük yönelimine, Suriye’de sürdürülen savaş ve sözde “terörle mücadele” adı altında, militarizmin tırmandırılması eşlik ediyor. Suriye’deki savaş ve sözde “terörle mücadele” adına militarizmin ve milliyetçiliğin kutsanması ve tırmandırılması, sermayenin ve siyasi iktidarın, artan yoksulluğa, toplumsal eşitsizliğe ve baskılara karşı kitlesel bir işçi hareketinin patlamasını önlemeye yönelik başlıca silahıdır. Her biri bir burjuva partisinin işçi kolu işlevi gören sendika bürokrasileri ise, “milli birlik” ya da “ulusal seferberlik” adına, işçileri militan kitlesel mücadelelerden uzak tutma hazırlıklarına şimdiden başlamış durumdalar.